<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183</id><updated>2012-01-31T07:52:48.065-08:00</updated><title type='text'>Bozkurt özgürlüğün ve TÜRK Milletinin simgesidir.</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-7082862896602756987</id><published>2007-03-12T17:11:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T17:17:04.999-07:00</updated><title type='text'>MEKTUP</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXs5RgumxI/AAAAAAAAAC8/4PgDgu4dzTs/s1600-h/MoonSet.png"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041195826608511762" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXs5RgumxI/AAAAAAAAAC8/4PgDgu4dzTs/s400/MoonSet.png" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;MEKTUP&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya işte böyle gülüm, bakıyorum da şunlara,şaşıyorum,canım sıkılıyor Allah canımı alsın.Zengin babaları sayesinde, lüks arabalarıyla gündelik sevgili değiştiren aşkı, sevdayı iki öpücük zannedenlere kızıyorum, kızdığım gibi de acıyorum,banane diyemiyorum işte ,takıyorum kafama, bölüyorum uykularımı.Çünkü bu gençlik bizim...&lt;br /&gt;Anlat diyorsun ya iki de bir, yaralı yüregimle yaralamak istemem seni,ama sevda ne demek,gönül ne demek,vefa ne demek ve ben seni nasıl sevmişim vay...&lt;br /&gt;Ben insanların toprakla haşır neşir olduğu,çocuklarına helal lokma için terlerini toprağa akıtan,eli nasırlımı nasırlı,yüzü güneş yanığı,gönlü ezelden yanık,güneşin toprakla öpüştüğü buram buram dert ,buram buram hasret,buram buram sevda kokan hürriyet sevdalısı milyonlarca yiğitten biriyim.&lt;br /&gt;Anam, anam abdestsiz göğsünü vermemiş bana ola ki Allah’a, ola ki vatana,ola ki sevdiklerine ihanet eder diye. Anamın ak sütünden midir nedir vefasızlığın ve’si yoktur kitabımızda, hele gülüm sevdiğini yarı yolda bırakmak, nankörlüğün ve namertliğin en adisi budur işte.&lt;br /&gt;Gönül dersen gönül ,yürek dersen yürek ,aşk dersen aşk,bırak duygularını yüreğime yüreğimde bul kendini gör ki nasıl sevmişim seni vaaaay vay.&lt;br /&gt;Onsekizinde deli taylara benzer kızlarımız,geçit vermez yüce daglar gibi heybetl,.şahin bakışlarında mertlik ama yufkadır yürekler.,Onlar ki sevdiklerine toprak kadar vefalı ,onlar ki sevdiklerine gün gibi güneş gibi sadık, kardelen çiçekleri kadar sabırlı, ki onlarda iffet, ki onlarda edeb... Onlar sevdiklerini başka severler güzelim.&lt;br /&gt;21.asırda ne karacaoğlanı ne de köroğlunu aratır yiğitlerimiz, gönül, gönül bu ya hep ulaşılmaz erişilmez dağlara bağlanır.Çileyse çile dert ise dert pes etmek mi asla ve yiğitliğin kitabı yazılmaz gülüm.Yiğitlik yürekte saklı, yiğitlik gönülde gizlidir. Yiğitlik sadece bilekte değil...&lt;br /&gt;Bizi biz eden, bizi farklı kılan bu düşüncemiz bu gönlümüz;çünkü biz sevdiğimizi iki öpücük niyetine değil,ALLAH ın bir emanet kuşu bilip, bir ömür aynı yastığa baş koymak için severiz.Ben sevdiğime gel dediğim vakit dağları yırtıp gelen git dediğim vakit kaşlarını çatmadan arkasına bakmadan gidendir, zannetme ki korkudan, edepten, gönülden, sevgiden..&lt;br /&gt;İşte güzelim diyorum ya ikide bir gönül dersen gönül, yürek dersen yürek, aşk dersen aşk, bırak duygularını yüreğime yüreğimde bul kendini gör ki nasıl sevmişim seni vaaay vay...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;MUSTAFA YILDIZDOĞAN &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-7082862896602756987?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/7082862896602756987/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=7082862896602756987' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/7082862896602756987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/7082862896602756987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/mektup.html' title='MEKTUP'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXs5RgumxI/AAAAAAAAAC8/4PgDgu4dzTs/s72-c/MoonSet.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-2418355805197273153</id><published>2007-03-12T16:20:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T17:02:38.586-07:00</updated><title type='text'>BOZKURT HAKKINDA</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXoyhgumvI/AAAAAAAAACs/LMCHt_bvKpA/s1600-h/x1pN1mp8dKYgTG1TT7RBF0slGJBNVXSdyhjob1KfjsDkQLuSD_W-5PO7jo7Tvy50WDi_tr_w_vSicmPBfJdum1FXxoqZuG4qq7dm-vEoLwYnR8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041191312597883634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXoyhgumvI/AAAAAAAAACs/LMCHt_bvKpA/s400/x1pN1mp8dKYgTG1TT7RBF0slGJBNVXSdyhjob1KfjsDkQLuSD_W-5PO7jo7Tvy50WDi_tr_w_vSicmPBfJdum1FXxoqZuG4qq7dm-vEoLwYnR8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041188499394304674" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXmOxgumqI/AAAAAAAAACE/QznTqqc2et0/s400/clip_imaFXCBFDge001.gif" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXmGRgumpI/AAAAAAAAAB8/J_NpWUL2mXM/s1600-h/clip_image001.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041188353365416594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXmGRgumpI/AAAAAAAAAB8/J_NpWUL2mXM/s400/clip_image001.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;BOZKURTLARIN KUR'ANI VAR, ALLAH'IDIR ONA TEK YAR, GÜLLERINE YAGMASIN KAR,ÍMANLARI SÖNMEDÍKÇE!&lt;br /&gt;Bozkurt nedir? Bir birlerini takip etmis olan bir çok Türk nesillerinin ortak mali olan millî destan parçalarimizda, Türklere yol göstericilik yapan, Türkleri zaferlere götüren sembol...&lt;br /&gt;Her milletin tarihi bir veya bir takim mitoloji ile baslar. Yazı icat edilmeden evvel mitolojiler vardi. Agizdan agiza söylenerek, nesilden nesile geçiyordu. Yazi icad edildikten sonra, o zamana kadar halkin agzinda dolasan ve bir milletin topyekûn yasantisinin izahi demek olan mitoloji (yahut mitoloji seklindeki yazi) yazilmaya baslandi. Her milletin mitolojisi gibi Türk mitolojisi de yanliz bir kisi tarafindan yazilmadi. Önce Hikâye ve masal yazmaya merakli olan kimseler, bulunduklari yerdeki hikâye ve masallari halkin agzindan dinliyerek yazdilar. Uzun tarih içinde hikâye ve masallardan bir kaç tanesini küçük bir brosürde yazip topluyanlar oldu. Böylece 8-10 Mitoloji (hikâye) bir kitapta toplanmis oldu. 8-10 Mitolojiye, yeni mitolojiler ileve edenler oldu. Böylece 15-20 Mitoloji bir kitapta toplanmis oldu. Böylece daha büyük bir mitoloji kitabi yazilmis oldu.&lt;br /&gt;Íngilizler için Aslan, Ruslar için ayi, Íranlilar için Pars, yahut kaplan, Japonlar için ejder. Ítalyanlar için Romüs ve Romülüsü Kurt ne ise, Türkler için de Bozkurt odur. Bir aydin kisinin Bozkurd'u kabul etmemesi, aydin geçinen bu insanin kendi milli tarihini bilmemesi, milli tarihi ret ve inkâr etmesi demektir. Kendi milletini ve onun bayragini kabul etmemesi demektir. Kurdu kabul etmemek, en azindan büyük ecdadi inkâr etmek, tanimamaktir.&lt;br /&gt;Kendi milletine ve milliyetine hürmet etmiyene kimse hürmet ve itibar etmez.&lt;br /&gt;Türk milletinin yaratilis destaninda kurt karsimiza öyle bir hasmet öyle bir mânâ ile çikiyor ki, ona gönül vermemek elden gelmiyor. Türklügün bilincine varmis olan herkesin onu benimsememesi mümkün degil.&lt;br /&gt;Hunlar devrine yaklasirken ve özellikle Hunlar devrinde (M.Ö.220-M.S. 220) Bozkurt karsimiza daha sumüllü olarak çikiyor. Artik Bozkurt sadece ilâhi bir Ata veya sadece bayrakta milli bir sembol degildir. Bunlarla beraber Bozkurt, ilâhi bir güç, orduya yol gösteren bir klavuz, darda kalanlarin yardimina kosan bir Hizir, Hakan'a ve orduya ihtiyat, ihtimam ve temkin dersi veren bir hoca sembolü olarak karsimiza çikiyor. Bozkurt Oguz Han'la ve ordusu ile beraber savasiyor. Bu hal, en azindan orduya moral veren ve onu zaferden zafere kosturan bir faktördür. Artik Bozkurt savasçiligin, cesaretin, bir sembolüdür. O kurt olmaktan ziyade, Kurda benzetilen bir kurtarici ve bir kahramandir. Bilgin ve akilli bir Hakan'dir.&lt;br /&gt;Bir millet için, özellikle milletin içinden çikip gelen ordu için ihtiyat, temkin, ihtimam gibi hasletler, üstün moral sahibi olmak, kendisine ve kendi gücüne güvenmek, bütün bunlarin üstünde hakli bir is yaparken Allah'in (Putperest dahi olsa) yardim edecegine inanmak, kötü hasletler midir ki, bunlari temsil ve sembolize eden Bozkurt ve onun sahsinda Türk'üm diyen gençler horlanmaktadir. ATATÜRK'e de Bozkurt deniliyordu. ATATÜRK de mi hor görülüyor?&lt;br /&gt;Bozkurd'un Buzdagindan, dagi ve tasi, tozu ve dumani birbirine katarak hizla inmesi ve ordunun önüne düsüp yürümesi, bana tarihi bir gerçegi hatirlatti.&lt;br /&gt;Ílkçaglarda Mezepotamya, Ortaanadolu ovalari, Dogu'da Pasinler ovasi ve Medya meskun ve medeni ülkeler iken, yüksek ve ormanlarla kapli olan Güneydogu Anadolu, insanlarla meskûn degildi. Buralarda vahsi hayvanlar ve sürüler halinde kurtlar yasardi. Kisin her taraf 100-120 cm karla kaplaninca, yiyecek bulamiyan ve aç kalan kurtlar, sürüler halinde Mezepotamya, Ortaanadolu ve Medya ovalarindaki agillara, koyun sürülerine saldirirlardi. Kurtlarin geldikleri Güneydogu Anadolu'ya o devrin insanlari Kurdistan diyorlardi. Kurdistan'a 1071 den sonra kalabalik (Kurbaba) kabileleri de yerlestirilmis oldugu ve bu kabilelere, Güneydogu Anadolu'nun Selçuk Sultani A.Keykubat tarafindan temlik edildigi ayni mintikaya yine Kurdistan denildigi M.Serif Bey tarafindan Varto Tarihi ile tesbit edilmistir.Kurdistan'a Kürdistan denilmesi maksatli degilde nedir?...&lt;br /&gt;Yukarida temas ettim ya.. Efendim Kurdun tek basina ve mücerret olarak bir mânâsi ve önemi yoktur. Kurt, Türk kültürünün bir unduru, bir bölümüdür. Türk kültür ve medeniyeti, edebiyati, tarih ve sosyal yasantisi, devlet ordu sevk ve idaresiyle beraber mütalâa ettigimiz zaman kurdun önemi daha iyi anlasilir. Mesele kurdu hor görmek ve inkâr etmek meselesi degildir. Kurdun sahsinda Türk Kültür ve medeniyetine sahip çikma meselesidir. O Türk idealinin, Türk dinamizminin önemli bir parçasi ayrilmaz bir bölümüdür. Siz kurdu kabul etmez, kürt tabirini kabul ederseniz, sizKurdistan'a Kürdistan derseniz, bundan cesaret alanlar, millî sinirlar içinde Kürdistan devlet kurmaya kalkarlar. Konu memleketin bütünlügü açisindan ele alininca, Kurd'un onu kabul veya inkâr etmenin önemi biraz daha açik anlasilir sanirim.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041189792179460802" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXnaBgumsI/AAAAAAAAACU/D6I9ShPCYWE/s400/hgk.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;İlk Türk Devleti ve Ergenekon Destanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;GÖKTÜRK DEVLETİ&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;:&lt;/em&gt;Türk Tarihîndeki Önemi: Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kabul edenler Göktürklerdir. Böylece devleti ifade etmesi bakımından siyasî bir anlamı olan Türk kelimesi bu sayede bütün bir milletin adı olmuştur.&lt;br /&gt;Ergenekon nedir? Türk millî destaninin en güzel, en lirik ve Türk gençlerine millî ruh verecek en tesirli parçasi... Ve bugün de, liselerde, edebiyat derslerinde okutulmakta olan bir destan...Göktürk Menşe Efsaneleri ve Ergenekon Destanı'na Göre Türklerin Tarih Sahnesine ÇıkışıGöktürklerin "Kurttan Türeyiş"lerine dair Çin kaynaklarında da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119'da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu-sunlar için söylenir. Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş. Küçük Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmış, içinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T'ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de "kurttan türeyiş" efsanesi aynı motifi işler.&lt;br /&gt;Çin'deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle anlatılır: "Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış. Küçük kız, kardeşine bu kurdun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş.".&lt;br /&gt;Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihî realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe efsanelerinde ve Ergenekon Destanı'nda görülür. M.S.570'te ortaya çıkan Çin'deki Sui Sülâlesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi tarih yıllıklarında not etmişlerdir.&lt;br /&gt;Efsane şöyledir:"... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi'nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini Büyük Bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi'nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch'ang (Turfan)'ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi. Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti'ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu."&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041190410654751442" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXn-BgumtI/AAAAAAAAACc/-KbzaNTBNiE/s400/1.gif" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;BOZKURT DESTANI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bozkurt Destanı, bilinen en önemli iki Kök-Türk destanından biridir (ötekisi Ergenekon Destanı'dır / ayrıca Ergenekon Destanı'nın, Bozkurt Destanı'nın devamı olması kuvvetli bir olasılıktır). Bu destan bir bakıma Türkler'in soy kütüğü ve var olma hikâyesidir. Ayrıca, Türk ırkının yeni bir var oluş biçiminde dirilişi de diyebileceğimiz Bozkurt Destanı, Bilge Kagan'ın Orkun Anıtları'ndaki ünlü vasiyetinin ilk sözleri olan ''Ben, Tanrı'nın yarattığı Türk Bilge Kagan, Tanrı irâde ettiği için, kaganlık tahtına oturdum'' cümlesi ile birlikte düşünülecek olursa, soy ve ırkın nasıl yüceltilmek istenildiğini de anlatmaktadır. Destan, Çin kaynaklarında kayıtlıdır. Bozkurt Destanı'nın iki ayrı söyleniş biçimi vardır. Ama bu iki varyant arasındaki fark azdır ve Çinliler'ce yazıya geçirilirken ad ve kelimelerin Çince'ye uydurulma gayreti yüzünden ortaya çıkmıştır. Kimi araştırmacılar, Türkler'le ilgili başka bir kurt efsanesini de katarak bu varyant sayısını üçe çıkarsalar da, aslında onların Bozkurt efsanesinin üçüncü söylenişi dedikleri bu destan, Hunlar çağındaki Usun Türkleri'nin bir efsanesidir. Bu efsane, Hunlar'da Kurt adlı bölümde anlatılmıştır. Bozkurt Destanı'nı, Çin'de hüküm sürmüş Chou hanedanının resmi tarihinin 50. bölümünde ve yine Çin hanedanlarından olan Sui sülalesinin resmi tarihinde kayıtlıdır.&lt;br /&gt;Bozkurt'tan türeyiş efsaneleri, Türk mitolojisinin en ileri ve romantik bölümüdür. Türk mitolojisinde genel olarak tüm millet düşmanlarınca yok edilir, geriye yalnızca bir çocuk kalırdı. Türk özelliğini taşıyan hemen her efsanede bu motifi bulmak mümkündür. Aşağıda yer verilen Bozkurt Destanı'na göre Türkler, eskiden Batı Denizi adlı bir yerin batısında oturmakta idiler. Efsanedeki Batı Denizi, Aral Gölü olabilir. Batı Denizi'nin Altay Dağları ya da Tanrı Dağları üzerinde bir göl olması da muhtemeldir. Destandaki, geriye kalan tek çocuğun kolları ile bacaklarının kesilerek bir bataklığa atılması da, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Bu tür bataklık motifleri, Hun ve Macar efsanelerinde de vardır.&lt;br /&gt;Türkler'in yeniden türeyişlerini anlatan bir destan olan Bozkurt Destanı'nın kısa bir özeti aşağıda verilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bozkurt Destanı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;''...Türkler'in ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle ve Türkler'in kökü tümüyle kazına... Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dörtbir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar...''&lt;br /&gt;Bu efsaneden anlaşıldığına göre, Türkler'in ilk yurtları, Orta Asya'nın batısına yakın bir yerlerde idi. Türkler, Turfan'ın kuzey dağlarına daha sonra göçmüşlerdi.&lt;br /&gt;Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt destanı, burada bitmektedir. Çinliler daha sonra nelerin olduğunu açık olarak yazmıyorlar. Bu efsanenin son bölümü, Ergenekon Destanı'dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir. Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar'dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı'nın ana motiflerinden biri, Demirci'dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt'un önderliğinde Ergenekon'dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler'in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler'in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Oysa Moğollar, demirciliği bilmezlerdi. Cengiz Han zamanında Moğollar'ın yanına gelen bir Çin elçisi, o çağda bile Moğollar'ın ok uçlarını taştan yaptıklarını, demir işlemeyi bilmediklerini belirtir. Moğoıllar demir işlemeyi, Cengiz Han zamanında Uygur Türkleri'nden öğrenmişlerdir. Ayrıca Bozkurt, Türkler'in kutsal hayvanıdır. Moğollar'ın kutsal hayvanı köpektir.&lt;br /&gt;Asya Büyük Hun Devleti'nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası'na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti'nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt'un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon'a ulaştırdığı mağaradır. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Yukarıda değinilen konular, Ergenekon Destanı bölümünde daha geniş olarak anlatılmıştır.&lt;br /&gt;Az önce bir özetini vermiş olduğumuz Bozkurt Destanı, Türk kültürü'ne derinlemesine etki yapmıştır. Bugünkü Moğolistan'ın Bugut mevkiinde bulunmuş olan, 578-580 yıllarından Kök Türkler'den kalma Bugut Anıtı'nın üzerinde elleri kesik bir çocuğa süt emziren bir Bozkurt kabartması vardır. Ayrıca Özbekistan'da çeşitli yerlerde kurda binmiş, kol ve bacakları kesik insan figürleri bulunmaktadır...&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041192472239053570" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXp2BgumwI/AAAAAAAAAC0/J2boENpboKY/s200/002%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HUN TÜRKLERİ VE KURT&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Altay Dağları'nda yaşayan Hun Türkleri, gülen ya da kızan Kurt heykelleri yaparlardı. Büyük Hun Devleti'ni kuran Türk boyları daha çok Altay Dağları ile bu dağların güneybatısında yayılmışlardı; bu boylar ileride Kök Türk devletini kuracaklardır. Altay Dağları'nın, özellikle batı bölümlerinde bulunan kurganlarda, ağaçtan ve madenden yapılmış birçok kurt heykelciği ele geçmiştir. Bu heykelciklerin çoğu, dizgin ve eğerlere süs olmak için yapılmışlardır. Bu kurt heykelleri, doğal bir üslupla yapılmış olup gerçek bir kurdun fizyonomisini tam olarak yansıtmaktadırlar. Bu kurtların kimileri gülümsemektedirler. Bu kurt heykelcikleri, sıradan bir hayvan heykeli değildir. Onları yapan sanatçılar, kurtların yüz ve duruşlarına bir insan tavrı vermiş ve bu kurtları adeta kişileştirmişlerdir.&lt;br /&gt;Bu kurtların bazıları ise korkunç görünüşlüdür. Büyük dişleri, korkutucu yüz ve göz hareketleri vardır. Kurt, insanlarca bazan korkunç olarak düşünülmüştür. Ama, Türk efsanelerinde görüldüğü üzere kurt, bu bölgelerde yaşayanların ata olarak da kabul ettikleri bir varlıktır. İşte, gülen ve şefkatle bakan kurt heykelleri bu bölge halklarının ataları olmalıdırlar.&lt;br /&gt;Türkler'in kurttan türeyişi ile ilgili efsaneler ilk kez Kök Türkler zamanında görülmez. Bundan çok önceki çağlarda, mesela Asya Hun Hakanlığı döneminde bile, Türkler arasında böyle kurttan türeme efsaneleri vardı. Hunlar zamanında Batı Türkistan'da Büyük Hun Devleti'ne bağlı olarak yaşayan Usun Türkleri'nin de bir kurttan türeme efsanesi vardır. Bu efsane Çin tarihlerinde kayıtlı olup Usun Türkleri'nin hükümdar soyu ile ilgilidir. Fakat bu efsane, Kök Türk efsaneleri gibi köklü görünmemektedir. Usun Türkleri'nin kurttan türeme efsaneleri özetle şöyledir:&lt;br /&gt;...Zamanın birinde, Usun Türkleri'nin ''Kunmo'' sanını taşıyan bir hanları vardı. Bu hân, Hun Devleti'nin batısında Hunlar'a bağlı olarak hüküm sürerdi. Hunlar ile Usunlar arasında savaş çıktı. Bir Hun saldırısında Kunmo'nun babası öldü. O sıralarda Kunmo çok küçüktü; daha yeni doğmuştu. Hun hükümdarı, Kunmo'nun çöle atılmasını, ölüm-kalımının kendi yazgısına bırakılmasını emretti. Çocuk çöle bırakıldı. Çölde emeklerken bir karga üzerinde dolaşmağa başladı ve gagasında tuttuğu eti yavaşça yaklaşarak ona verdi; sonra uzaklaşıp gitti. Kuşlar da çocuğu sineklerden korumakta idi. Sonra dişi bir kurt geldi; memesini çocuğun ağzına vererek onu emzirdi, sütü ile besledi. Bütün bu olanları gören Hun hükümdarı şaşırdı; çocuğun kutsal bir yavru olduğunu anladı. Çocuğu alıp adamlarına verdi; iyi bir bakımla büyütülmesini buyurdu. Çocuk büyüyerek yahşı bir yiğit oldu. Hun kaganı da, onu ordularından birine komutan yaptı. Gittikçe gelişen ve başarılar kazanan Kunmo'ya gönül bağlayan Hun kaganı, babasının eski devletini ona vererek Kunmo'yu Usun Türkleri'nin başına han olarak atadı...&lt;br /&gt;Kök Türkler'in kurttan türeyiş efsanelerinin sonucunda bir cihan imparatorluğu ortaya çıkar. Ama yukarıda verilen Usun efsanesinde, Hun Kaganlığı'na bağlı küçük bir kıral vardır. Kıral, Hun imparatorunca cezalandırılmıştır. Ve sonradan, kıralın çocuğu yetiştirilerek babasının ülkesine yönetici olarak atanmıştır.&lt;br /&gt;Çin tarihlerinin yazdıkları bu kayıttan anlıyoruz ki, Kök Türkler'in kurttan türeyişlerine benzer efsaneler, MÖ'ki yıllarda da söyleniyor ve bütün Türk boylarınca bunlara inanılıyordu. Bu tür efsaneler Türkler arasında o denli yayılmıştı ki, Çin tarihleri Türkler'den bahsederken, hemen bir kurttan türeme efsanesinden dem vuruyorlardı. Hun çağının yukarıda anlatılan bu kurt efsanesi, biçim olarak daha çok Kök Türk efsanelerine yakındır. Zaten Kök Türkler de -yerli ve yabancı tarih kaynaklarının da belirttiği üzere- Hunların soyundan gelirler ve kendileri de Hunlar'ın Orta Asya'daki mirasçıları olarak yaşamış ve davranmışlardır.&lt;br /&gt;Avrupa'da büyük ve güçlü bir devlet kurmuş olan Batı Hunları'nda da Bozkurt ile ilgili malzemeler yer alır. Hun Türkler'i Avrupa'ya geldikten sonra -özellikle Cermenler'de- kimi yeni kurt efsaneleri görülmeğe başlanmıştır. Fakat Türkler'in kurt efsanelerinin motifleri, Romalılar'da bulunan kurt efsanesine aykırı düştüğü için, Batı Hun Türkleri ile Avrupa'ya gelen kurt efsaneleri daha çok Cermenler tarafından benimsenmiştir. Cermen kavimleri, büyük Batı Hun hakanı Attila'nın yüzünün bir kurda benzediğini söylerlerdi. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-2418355805197273153?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/2418355805197273153/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=2418355805197273153' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2418355805197273153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2418355805197273153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/bozkurtlarin-kurani-var-allahidir-ona.html' title='BOZKURT HAKKINDA'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXoyhgumvI/AAAAAAAAACs/LMCHt_bvKpA/s72-c/x1pN1mp8dKYgTG1TT7RBF0slGJBNVXSdyhjob1KfjsDkQLuSD_W-5PO7jo7Tvy50WDi_tr_w_vSicmPBfJdum1FXxoqZuG4qq7dm-vEoLwYnR8.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-5736802439093766672</id><published>2007-03-12T16:12:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T16:17:46.092-07:00</updated><title type='text'>MİLLİ SİMGE</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXfeBgumoI/AAAAAAAAAB0/T1Qypnxk8fE/s1600-h/hilal_kurt.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041181064805915266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXfeBgumoI/AAAAAAAAAB0/T1Qypnxk8fE/s400/hilal_kurt.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;MİLLİ SİMGE BOZKURT&lt;br /&gt;Türklüğün millî simgesi Bozkurt'tur... Eski Türkçe'de Boz Kurt'a, Kök Böri adı da verilirdi. Buradaki ''Böri'' sözcüğü kurt anlamına gelirken, ''kök'' de bugünkü ''gök'' sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Ayrıca gök, bilinen anlamı dışında mavi ve boz renklerin de adı olduğu gibi, mecazen de kutsallık ifade ederdi. Mesela ''Gök Tanrı'', göğün ilahı demek değidir; Yüce Tanrı, Ulu Allah anlamlarına gelir. Aşağı yukarı bugün kullanılan ''Allâh-u Teâlâ'' kavramını karşılar. Boz Kurt'un Eski Türkçe'deki bir başka adı da Börte Çine'dir. Efsanelere göre, Mete Han'ın atası bir dişi Bozkurt ile evlenmiş ve bu evlilikten Hun hükümdarı Mete Han'ın (Oguz Kagan) ataları doğmuştur (Bozkurt Destanı). Hunlar'dan Osmanlılar'a dek gelen bütün Türk hanedanları Mete Sülalesi'nden, dolayısıyla Bozkurt kanındandır. Bu sülaleye Bozkurt Sülalesi, Aşınaoğulları gibi adlar verilir. Yukarıda anlatılanlar bakımından Bozkurt, Türkler'de kutsal sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Eski Türk devletlerinde bozkurt başı, bayrak ve tuğların ucuna alem olarak konulurdu; sonraları hilal (ayça) alem olmuş ve bir zaman sonra hilale yıldız eklenmiştir (hilal, Göktürkler'den daha önceki zamanlardan kalmış bir simge olup yıldız daha yenidir). Mete Hanedanı'na Aşınaoğulları yani Bozkurtoğulları denilmiştir. Bozkurtoğulları'nın rengi al'dır; Osmanoğulları da hanedan rengi olarak aynı rengi kabul etmişler, Türk bayrağının rengini oluşturmuşlardır. Bozkurt, Mete Kagan'a, Türkler'i birleştirdiği Kuzey Asya fetihlerinde kılavuz olduğu gibi, Ergenekon'dan da Türkler'i çıkarıp yol göstermiştir. Ergenekon Destanı'nda bu olay açıkça ve vurgulanarak ifade edilmiştir. Bozkurt'a olan sevgi Atatürk çağında da devam etmiş; bu dönemde paraların, pulların, resmi binaların üzerine Bozkurt tasvirleri işlenmiş ama bu milli hareket, İnönü zamanında bırakılmıştır ! Her milletin kendine göre bir simgesi vardır. Mesela İngilizler'in simgesi arslan, Ruslar'ın ayı, Çinliler'in ejderdir. Hatta nispeten köksüz bir devlet ve çeşitli halkların (yapay biçimde de olsa) kaynaşmasından oluşmuş bir kuruluş olan A.B.D.'nin dahi armasında bir kartal vardır. Türkler'in ise milli simgesi, Türk özgürlük ve bağımsızlığının timsali olan BOZKURT'tur. Milliyetçi Türk aydınları Bozkurt simgesine sahip çıkarken kendilerini aydın diye tanımlayan ve tanımlatmağa çalışan bazı kimseler ise -her ne hikmetse- Bozkurt'a karşı çıkmakta, adeta ondan korkmaktadır. Fakat şu bilinmelidir ki, bir kişinin öz milli simgelerini inkar etmesi aslında kendini, tarihini, atalarını, milliyetini inkar etmesi demektir. Ve dünyanın neresinde olursa olsun, milliyetini inkar eden kişiye bir nebze olsun değer verilmez. Hadis-i şerifte de değinildiği gibi aslını inkar eden bizden değildir. Öyleyse, ortada iki ihtimal var. Bozkurt'a dil uzatanlar bu işi ya cehaletlerinden yapıyorlar, ya da bir kasıt unsuru söz konusu. Cehaletlerinden böyle davrananlara okuyun, bilgilenin, bir bilenden sorup öğrenin diyoruz. Kasıtlı davrananlara gelince... Behey ahmaklar diyerek başlıyoruz ve devam ediyoruz... Bu millet binyıllardan beri sizin gibi birçok hain ile, düşman ile, el yalakası ile karşılaştı. Ama bakın; bu yüce millet hala dimdik ayakta; içinde Bozkurt da olmak üzere milli simge ve değerlerini unutmamış ve korur durumda. Sanki bize milli değerlerimizi unutturarak Türk milletini yok mu edeceksiniz ya da aşağılamış mı olacaksınız? Avucunuzu yalayın... Belkide bütün bu yaptıklarınızın nedeni damarlarınızda akan el kanı ve Türk milletine karşı duyduğunuz aşağılık kompleksidir. Nedenini siz daha iyi bilirsiniz. Özet olarak, Türk milliyetçileri milli değer ve simgelerini asla unutmayacak ve yaşatacak. Dünya durdukça da ay-yıldızlı bayrak göklerde dalgalanmaya devam edecek ve Bozkurt da Türklüğün özgürlük ve bağımsızlığının simgesi olarak yaşayacak...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-5736802439093766672?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/5736802439093766672/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=5736802439093766672' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5736802439093766672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5736802439093766672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/milli-simge.html' title='MİLLİ SİMGE'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXfeBgumoI/AAAAAAAAAB0/T1Qypnxk8fE/s72-c/hilal_kurt.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-6360813071946398980</id><published>2007-03-12T16:03:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T16:09:02.722-07:00</updated><title type='text'>TÜRKLÜĞÜMÜZÜN KANITI</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXc4RgummI/AAAAAAAAABk/W3n9iUgPQCg/s1600-h/x1pgliP38XxBL0kDbl_dyEnpga_ss0DhE90LNtyNu0XGejVBOh3kmv6zFFB6R51p97VWCy6T7gcTkivgSpOfzZxUK8sW8D9mJZlApiiMkb6dFxBiOMRvECIohexQAtjDtsLtzuJmdupr9e1XLjWSt.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXcmhgumlI/AAAAAAAAABc/9GEw8PuhrMc/s1600-h/3475.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041177912299919954" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXcmhgumlI/AAAAAAAAABc/9GEw8PuhrMc/s400/3475.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXcZxgumkI/AAAAAAAAABU/pa74fb11xT8/s1600-h/wpic12.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041177693256587842" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" height="290" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXcZxgumkI/AAAAAAAAABU/pa74fb11xT8/s400/wpic12.jpg" width="210" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;CESETLERIMIZIN TÜRKLÜGÜNÜN KANITI BOZKURT&lt;br /&gt;1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nın yapılmasının en büyük nedeni, Rum militanların Türkler'e karşı yaptıkları mezalim ve katliamlardır. Rumlar, savunmasız ve silahsız Kıbrıslı Türkler'e, kuduz itler gibi saldırıyorlardı.Gördükleri savunmasız Türkler'i (özellikle kadın ve çocukları) acımadan katlediyorlardı. Rumlar birçok Türk yerleşme merkezine baskın düzenlediler. Baskına uğrayan yerlerden Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerinde, bozkurdun Türk kültüründeki önemini gözler önüne seren bir olay cereyan etmiştir.&lt;br /&gt;Adı geçen Atlılar, Muratağa ve Sandallar köylerindeki Türk cesetleri tanınmaz durumdaydı.Cesetlerin Türkler'e ait olup olmadığı belirlenemiyordu.Birleşmiş Milletler'in yetkilileri, cesetler kısmen çürümüş ve bozulmuş olduğu için, sünnetli olmalarını Türk olmalarının kanıtı olarak kabul etmedi.Ama çocuk cesetlerinin kemer tokalarında bozkurt tasviri vardı.İşte bu bozkurtlu kemer tokalarını gören Birleşmiş Milletler'in yetkilileri hemen cesetlerin Türk cesedi olduğu raporunu verdiler.&lt;br /&gt;Dikkat edin ! Bizim kanımızdan, kültürümüzden olmayan kişiler bile Türklüğün en büyük kanıtı olarak Bozkurt'u görüyorlar. Sünnetli olmak bile Türklük için yeterli bir belirti sayılmazken Bozkurt, Türk olmanın birinci kanıtı derecesine yükseliyor.&lt;br /&gt;Bozkurt, Türklüğün en başta gelen simgesidir. Bu yüzyıllar önce de böyle idi, bugün de böyle.Ancak, içimizde aydın geçinen birtakım şahsiyetler onu Türk kültür ve tarihinden silmeye çalışırken Avrupalı, Bozkurt'un Türk kültüründeki yerinin bilincinde olduğunu gösteriyor.Aydın olmayan aydınlarımız bundan bir ders alabilse... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-6360813071946398980?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/6360813071946398980/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=6360813071946398980' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6360813071946398980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6360813071946398980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/cesetlerimizin-trklgnn-kaniti-bozkurt.html' title='TÜRKLÜĞÜMÜZÜN KANITI'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXcmhgumlI/AAAAAAAAABc/9GEw8PuhrMc/s72-c/3475.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-5058594980607605823</id><published>2007-03-12T15:44:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T15:58:10.135-07:00</updated><title type='text'>HOCALI KATLİAMINDAN</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXaExgumjI/AAAAAAAAABM/lpBLYMhWyM8/s1600-h/clip_image002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041175133456079410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXaExgumjI/AAAAAAAAABM/lpBLYMhWyM8/s400/clip_image002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; (Karnı yarılarak bebeği öldürülen bir kadının cansız bedeni)&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı... Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı: &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Akçik, manç?.. (Kız mı, oğlan mı?) &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Akçik... (Kız) Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı. Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi. &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Tun şahetsar, ınger... (Sen kazandın, yoldaş) &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?) &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Mayrigı bedge gişdatsine. (Annesi besleyecek elbette) Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı: &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver) Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi. Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı: &lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;-Asixn ma/, çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa, başı da orta yere düşmüştü...Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu. Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar, katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. 26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. 26 Şubat gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını, sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular. Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda "Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün" denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım. Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366. Alay 'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur. Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır. Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı. Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: "Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz" Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna, 'Hocalı Katliamı' başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu. Anadolu'nun güvercini, bir çok Türk'ten daha vatansever olduğuna inandığım Hırant Dink'e Allah rahmet eylesin. Ama "Ben Ermeni değilim" Ne mutlu ki Türk'üm &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-5058594980607605823?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/5058594980607605823/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=5058594980607605823' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5058594980607605823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5058594980607605823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/hocali-katliamindan.html' title='HOCALI KATLİAMINDAN'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXaExgumjI/AAAAAAAAABM/lpBLYMhWyM8/s72-c/clip_image002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-6702367435873506185</id><published>2007-03-12T15:37:00.000-07:00</published><updated>2007-03-12T15:41:08.176-07:00</updated><title type='text'>ORTAK DUAMIZ</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXW5xgumiI/AAAAAAAAABE/9NDX7PVcOOQ/s1600-h/az01x%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041171645942635042" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXW5xgumiI/AAAAAAAAABE/9NDX7PVcOOQ/s400/az01x%5B1%5D.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dua&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, kısık sesleriz... minareleri,&lt;br /&gt;Sen, ezansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Ya çağır surda bal yapanlarını,&lt;br /&gt;Ya kovansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Mahyasızdır minareler... göğü de,&lt;br /&gt;Kehkeşansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,&lt;br /&gt;Müslümansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Bize güç ver... cihad meydanını,&lt;br /&gt;Pehlivansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Kahraman bekleyen yığınlarını,&lt;br /&gt;Kahramansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Bilelim hasma karşı koymasını,&lt;br /&gt;Bizi cansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Yarının yollarında yılları da,&lt;br /&gt;Ramazansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,&lt;br /&gt;Ya çobansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız;&lt;br /&gt;Ve vatansız bırakma Allah’ım!&lt;br /&gt;Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,&lt;br /&gt;Müslümansız bırakma Allah’ım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARİF NİHAT ASYA &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-6702367435873506185?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/6702367435873506185/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=6702367435873506185' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6702367435873506185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6702367435873506185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/ortak-duamiz.html' title='ORTAK DUAMIZ'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfXW5xgumiI/AAAAAAAAABE/9NDX7PVcOOQ/s72-c/az01x%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-2009067074520965433</id><published>2007-03-09T15:04:00.000-08:00</published><updated>2007-03-09T15:09:11.612-08:00</updated><title type='text'>İslam ve Milliyetçilik</title><content type='html'>Milliyetçilik üzerinde tartışmalar uzun süreden beri sürmektedir. Kavramaların içinin boşaltıldığı günümüzde milliyetçilik mefhumu da bu durumdan nasibini almıştır. Milliyetçilik nedir? sorusuna verilen cevaplar da bu yüzden çeşitlilik arz etmektedir. Meselenin düşündürücü tarafı ise; milliyetçilik hakkında görüş belirten bazı insanların konuyu derinlemesine araştırma zahmetine katlanmadan, kulaktan dolma ideolojik bilgilerle ya da ezberledikleri birkaç dini hükümle meseleyi hallettiklerini düşünmeleridir. Kolayca hüküm vermek, mesuliyet duygusundan yoksunluğun bir göstergesi olmakla birlikte gafletin, acziyetin ve ilimden yoksunluğun bir sonucudur. Bilmedikleri konunun uzmanı olmak maalesef günümüzde bir meziyet halini aldığı içindir ki, bazı insanlar bilmedikleri bir konuda dahi kendilerini konuşmak zorunda hissetmektedirler. Bu da çok ciddi zarlara yol açmaktadır.&lt;br /&gt;Bizim araştırmamızın konusu İslamiyette milliyetçiliğin olup olmadığı, daha doğrusu İslamiyetin milliyetçiğe bakışı nasıl olduğudur. Gerçekten çok önemli olan bu konuyu İslami kaynakları baştan sona tarayarak ciddi araştırmalar neticesinde hazırladık. Kulaktan dolma, şifaî bilgilerle kesin hüküm vermenin zararlarını ve bu zararların doğurduğu sonuçları çok iyi bildiğimizden bu konuyu derinlemesine araştırma lüzumu hissettik. Yanlış bilinen veyahut kasten çarpıtılan meselelerin hakikatini gün ışığına çıkarmaya çalıştık.&lt;br /&gt;Kimileri milliyetçilik derinlemesine bir araştırma yapmadan, ya kulaktan dolma bilgilerle ya öğrendikleri birkaç ayet-i kerime ile ya da benimsedikleri ideolojinin çıkarlarına göre değerlendirmektedir. Biz burada yorumlarımızdan ve şahsi kanaatlerimizden ziyade Kuran-ı Kerimin bu konuya bakışını, hadislerde bu meselenin nasıl geçtiğini ve İslam âlimlerini bu konuda ne düşündüklerini ortaya koyarak ciddi ve güvenilir bir çalışma hazırlamaya çalıştık.&lt;br /&gt;Çoğu kez milliyetçilik; ırkçılıkla, faşistlikle, ulusalcılıkla karıştırılmaktadır. Kimileri milliyetçiliği kavmiyetçilik, ırkçılık olarak anlarken, kimileri faşistlik olarak algılamaktadır.&lt;br /&gt;Yeryüzünde milliyetçiliğin Fransız ihtilaliyle ortaya çıktığı sanan, ezberci beyinler bahsedilen ihtilalden asırlar evvel milliyetçi duygularla taşa vurulan Orhun abidelerindeki yazıdan ya habersizdirler yahut hakikati görmek istememektedirler. Orhun abidesinde geçen Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. ifadesi milliyetçilik değil de, nedir?&lt;br /&gt;İslamiyet akrabalık bağlarının geliştirilmesine, kuvvetlendirilmesine çok önem vermektedir. Fakat akrabalık bağının da sınırlarını çizmiştir. İslamiyete açıkça düşmanlık beseleyen kişilerin ile akrabalık bağı ortadan kalkmaktadır. Türk Milliyetçileri de İslamın koyduğu bu kurallara aynen uymaktadırlar. Türk milliyetçileri, akrabalık bağının en büyük organizasyonu olan milletinin her ferdini sevmekte, onunla bağları kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Türk Milliyetçileri, üstünlüğün yalnızca takvada olduğuna inanmaktadır ve siyahın beyaza, beyazın siyaha üstünlüğünün olmadığının şuurundadır.&lt;br /&gt;Kimileri İslam kardeşliğinden bahsederek, zehirli fikirlerini güzel bir sloganla gizlemek niyetindedirler. Elbette bütün Müslümanlar kardeştirler ve Türk Milliyetçileri de bunun şuurundadır. Fakat kişinin kendi milletinin milli değerlerini savunması bu kardeşliğe engel değildir. Zira vatan sevgisinin imandan olduğu hadisi şerifi ile ortadadır. Fakat İslam kardeşliğinden bahseden bu zevatlar ne hikmetse, bu kardeşliğe Orta Asyadaki Türkler dâhil etmemektedir! 35 milyonluk Doğu Türkistan, kızıl Çin emperyalizmi altında inim inim inlerken ne hikmetse bu kardeşlik pek hatırlanmaz. Bu kardeşlik Yunanistanda, Bulgaristanda bulunan soydaşlarımıza sindirme politikaları uygulanırken pek umursanmaz. Yine Ermenilerin, Azerbaycan toprağı olan Karabağı işgal etmesine, 1 milyondan fazla insanın evsiz, yurtsuz kalmasına dikkat çekilmez. İslam milletleri elbette kardeştir ve bu kardeşlik bağı kuvvetlendirilerek sürdürülmelidir. Filistinde bizim kanayan yaramızdır, esir Doğu Türkistanda!  Fakat ne gariptir ki, aynı soydan, aynı dilden, aynı dinden olan milyonlarca Müslüman Türk kardeşimizi düşünmenin neresi ırkçılıktır, neresi kafatasçılıktır?&lt;br /&gt;Türk Milliyetçiliğine düşman olanların etnik kökenini araştırınız, Türk olmadıklarını göreceksiniz. Türk Milliyetçiliğine karşı hasımane davranış sergileyenlerinin etnik kökenlerinin Türk olmayışı basit bir tevafuk olamasa gerek. Hâlbuki Türk Milletinin bir mensubu olmak için etnik olarak Türk olmaya gerek yoktur. V e hiç kimse onları etnik kökeninin farklı oluşundan dolayı dışlamamıştır. Fakat ne hikmetse bunlar, belki aşağılık duygusundan yahut kuru bir kavmiyetçilik davasından olsa gerek azınlık ırkçılığının bir numaralı savunucularıdır. Türk milliyetçilerine akla gelmedik iftiralar atmalarındaki maksatları, sığındıkları dindarlık perdesi altında gizlemeye çalıştıkları azınlık ırkçılığı anlayışlarıdır.&lt;br /&gt;Araştırmalarımızın neticesinde: Türk Milliyetçiliği davası, ayet ve hadislere göre, bazılarının iddialarının aksine İslamiyete aykırı değildir. Bilakis İslam Türk milliyetçiliğinde olduğu gibi birleştirici, kaynaştırıcı ve antropolojik ırkçılık anlayışına sahip olmayan milli bir anlayışı desteklemektedir. Kendi çıkarlarına göre ayet ve hadislerin bir kısmını insanlara anlatarak, diğerlerini kasten söylemeyen sözde dindarlar iyi bilmelidirler ki, Türk Milliyetçiliği davası İslamiyete uygundur.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;MİLLİYETÇİLİK VE İSLAM&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İslamda milliyetçiliğin olup olmadığı ve İslamın milliyetçiliğe nasıl baktığı uzun süren bir tartışma konusudur. Bu tartışmada bizi üzen şey, İslamı ideoloji haline getirerek, ayetlere ve hadislere keyiflerince manalar vermek yerine, İslami düşüncenin tahrif edilmeye çalışılmasıdır. Ezberledikleri üç-beş ayet ve hadis ile sloganik cümleler kurarak kolayca hüküm verenler, meseleye bütün kaynakları tam ve doğru bir şekilde ele alıp inceleyerek hareket etmeleri en güzel davranış olacaktır. Sözde dindar bu kişiler bilerek yahut bilmeyerek emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekte, İslam memleketlerini büyük bir tehlikeye atmaktadırlar.&lt;br /&gt; Yüce dinimiz İslam, milleti inkâr etmek bir yana, bunun sosyal bir gerçek olduğunu ısrarla belirtmektedir. Fakat gözden kaçırılmaması gereken ve üzerinde önemli bir konu da şudur: İslamda millet kavramı bizim bugün anladığımız mana ne milleti, ne da ırkı kastetmektedir. İslama millet din manasında ya da ümmet manasında kullanılmıştır. Hz. Muhammedin (s.a.v) Küfür tek bir millettir hadisinde olduğu gibi burada tek bir inançtır, ümmettir, dini bir topluluktur manasındadır. Fakat günümüzde millet diğer topluluklardan ayrı dili, kültürü, tarihi vs olan insanlar topluluğudur. Mesela Türk milleti, Arap milleti, Alman milleti Bizim için bugün aslolan ve üzerinde tartışma konusu olan millet kavramı ikincisidir. Yine kelime ve kavram üzerinden yola çıkarak şu misali verirsek millet kavramının neden bir değişikliliği uğradığını daha rahat anlayabiliriz. Arapçada şems güneş demektir. Ve Arapların güneşten korunmak için kullandıkları küçük araca da şemsiye yani güneşlik adını vermişlerdir. Fakat Türkiyede yağmurdan korunmak için kullanılan eşyaya da şemsiye denir. Yani kelime aynı kalmıştır fakat coğrafya değişikliliğiyle birlikte şemsiye kelimesinin manası değişmiştir. Millet kelimesi de bugün bütün dünyada bugünkü kullanıldığı şekliyle kullanılmaktadır. Fakat biz millet kelimesini bütün dünyanın anladığı ve üzerinde tartışılan şekliyle ele alacağız.&lt;br /&gt;Bu noktada bir yanlışında altını çizmekte fayda vardır. Bazı ayet ve hadislerde geçen kavim veya soy kelimesi bazı art niyetli ve istismarcı kimselerce hemen millet, milliyetçilik olarak çevrilmekte ve böylece insanları yanlış yönlendirmeye çalışılmaktadır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;MÜSPET VE MENFİ MİLLİYETÇİLİK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Milliyetçilik, müspet ve menfi olmak üzere iki türlüdür. Bu ayrımları bilmediğimiz zaman yanlış düşüncelere ve kanaatlere sahip oluruz ki, bu da bizi birçok zafiyete götürür. Zira menfi ve müspet milliyetçilik sahipleri milliyetçi çatısı altında değerlendirildiği için, bu iki anlayışta aynıymış gibi değerlendirilmektedir. Şimdi kısaca müspet ve menfi milliyetçilik nedir, bunu inceleyelim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Müspet (iyi) Milliyetçilik: Din, dil, tarih, kültür, anane vs gibi milleti oluşturan değerlerin korunması, geliştirilmesi için çabalayan, antropolojik ırkçılığı benimsemeyen, başka milletleri hor ve hakir görmeyen bir milliyetçilik anlayışıdır. Ör: Türk Milliyetçiliği buna bir örnektir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Menfi (kötü) Milliyetçilik: Üstün ırk anlayışının yer aldığı, başka milletlere emperyalist bakışı olan milliyetçilik anlayışıdır. Bu milliyetçilik anlayışında ırk, dinden önce gelir. Ör: Adolf Hitlerin milliyetçilik anlayışı. Hitler Ari ırkının üstünlüğünü savunuyordu. Yine aynı şekilde amatör biyolog Charles Darwinde Avrupa milletlerinin üstün ırka mensup olduğuna inanıyordu.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAM, MİLLETİ REDDEDER Mİ?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İslam, milletlerin varlığını nasıl değerlendirmektedir? Bu konuyu incelemeye çalışalım. Yüce kitabımız Kuran-ı Kerimde bugünkü anlaşılan manasıyla milletten, Rum Sûresinin 22. ayetinde şöyle bahsedilmektedir:&lt;br /&gt;Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hucurat Suresinin 13ncü ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır:&lt;br /&gt;Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Konuyla ilgi olarak başka bir ayette yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:&lt;br /&gt; O, sudan bir insan yaratıp ondan soy-sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin her şeye hakkıyla gücü yetendir. (Furkân Sûresinin 54)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ayet-i kerimelerden de anlaşılacağı üzere Kuran, milletlerin varlığını rabbimizin kudretinin delillerinden birisi olarak zikredilmektedir. O halde milletlerin yok olmasının engellenerek, varlığının devam ettirilmesi gerekmektedir. Milliyeti inkâr ederek, insanları soysuzlaştırıp tek bir millete mensup kılmaya çalışmak, yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere dinimize uygun olmadığı gibi ilme, sosyolojiye ve mantığa da aykırıdır.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAMIN REDDETİĞİ IRKÇILIK&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yukarıda da bahsettiğimiz gibi milliyetçilik ile ırkçılık, kavmiyetçilik, ulusalcılık, faşistlik karıştırılmaktadır. Önce isterseniz milliyetçilik ile karıştırılan kavramların ne manaya geldiğinin, sözlük manasının ne olduğunu açıklayalım.&lt;br /&gt;Ulusalcılık: Dini inanç ve kültür değerlerinden soyutlanarak ülke bütünlüğünün savunulması. Günümüz Türkiyesinde Milliyetçiliğin en büyük düşmanıdır. Geçmişte başbak fikirleri savunan insanların, hiçbir kıstasa tabi olmadan kuru bir yurt sevgisidir.&lt;br /&gt;Faşistlik: Kendi fikirlerinden başka hiçbir fikre yaşam hakkı tanımayan, baskıcı, otoriterlik. Faşizm, demokratik olmayan rejimlerde görülür. Ünlü faşistler: Adolf Hitler, Mussolini, Saddam Hüseyin, Lenin, Stalin vs. Faşistlik komünizmin olduğu yerde kendin tam olarak gösterir. Örneğin Sovyet Rusyada kitle iletişim araçları komünist partisinin emrindedir ve komünizmin dışında herhangi bir fikre hizmet eden yayın organı kurmak, yönetmek yasaktır.  Ve Sovyet Rusyada yalnızca Pravda gazetesi vardı ve İşçi partisinin sözcülüğünü yapmakla mükellefti. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;DİNİMİZDE IRKÇILIK YASAKTIR!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüce dinimiz İslamiyet ırkçılığı kesin ve açık bir şekilde yasaklamıştır. Bu konu da Kuran-ı Kerimde ayetler bulunmakla birlikte, Hz. Peygamberimizin hadis-i şerifleri de mevcuttur. &lt;br /&gt;Hucurat Suresi 13 ayetinde şöyle buyrulmaktadır: Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Yine aynı şekilde Münâfikûn suresinin 8. ayetinde de asıl üstünlük, ancak Allahın, Peygamberinin ve müminlerindir buyrulmaktadır.&lt;br /&gt;Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere, İslama göre üstünlük takvada yani Allaha yaklaşmadadır. Hiçbir kavmin, soyun, kişinin bir diğerine üstünlüğü takva haricinde söz konusu değildir. &lt;br /&gt;İki cihanın serveri, gözümüzün nuru Hz. Muhammed (s.a.v) bu konuda Veda Hutbesinde şöyle buyurmaktadır: Müslüman Müslümanın kardeşidir. Böylece bütün Müslümanlar da kardeştir. Allah katında en hayırlınız, Allahtan en çok korkanınızdır. Arabın Aceme, Acemin de Araba, sarı ırkın siyah ırka, siyah ırkında sarı ırka üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. &lt;br /&gt;Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:&lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim ummiyye (gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete çağırırken veya bir asabiyete yardım ederken öldürülürce onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir." (Ravi:Cündeb İbnu Abdillah Hadis No:4798)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yine bilinen bir örnektir. Hz. resul; kızı Fatıma'ya :"Ey Fatıma, peygamber kızıyım diye güvenme kıyamet günü ben bile seni kurtaramam " buyurmuşlardır. Burada da akraba olmanın ahirette kişiye hiçbir faydası ya da zararını olmayacağı açıkça ifade edilmiştir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Konuyla ilgili diğer bir hadis de şöyledir:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kim itaatten çıkar, cematten ayrılır (ve bu halde ölürse) cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Kim de körü körüne çekilmiş (ummiyye) bir bayrak altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür. Kim ümmetimin üzerine gelip iyi olana da, kötü olana da ayırım yapmadan vurur, mü`min olanlarına hürmet tanımaz, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o benden değildir, ben de ondan değilim." (Ravi: Ebu Hüreyre Hadis No : 1729)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ayetlerden ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere İslamiyet ırkçılığa şiddetle karşı çıkmakla ve onu yasaklamaktadır.  Hiçbir ırkın, topluluğun ve de kişinin başka bir kişiye, topluluğa doğuştan gelen üstünlüğü söz konusu değildir. Üstünlük takvada yani Allaha yaklaşmadadır. Üstünlüğün ölçüsü apaçık ortadadır ve takva üzere olduğunuzda yani Allaha daha yakınlaştığınızda üstünlük elde etmiş olursunuz. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAMA GÖRE IRKÇILIK NEDİR?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Buraya kadar olan bölümde İslamda millet kavramını ve İslamın ırkçılığa bakışını ortaya koymaya çalıştık. Yüce dinimiz İslamın millet kavramını ortaya koyduğunu ve ırkçılığı kesin bir şekilde yasakladığını izah ettik. Bu nokta da çok önemli bir soru akıllara gelmektedir ve bu soru İslamda milliyetçilik meselesinin de düğüm noktasını oluşturmaktadır: Irkçılığı kesin bir dille yasaklayan İslamda ırkçılık nedir? Veyahut İslam kime ırkçı demektedir? Bu soruya verilecek cevap meseleyi tamamen muğlâk olmaktan, anlaşılamamaktan çıkartacaktır. Milliyetçiliğe cephe alanlar ve onları aslı astarı olmayan ithamlarla suçlayanlar, her nedense bu konuya hiçbir şekilde değinmemekte, adeta saklamaya çalışmaktadırlar. Peygamber Efendimiz, ırkçılığı şöyle tarif etmektedir:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"Ey Allah`ın Resulü," dedim, "asabiyet nedir?" "Asabiyet," buyurdular, "zulümde kavmine yardım etmendir." (Ravi: Vasile İbnu`l-Eska Hadis No: 4800)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hadis-i şeriften de apaçık anlaşıldığı üzere, ırkçılık; zulüm üzerinde olan, zulüm yapan kavmine yardım edilmesidir. Yani kişinin kavmini, milletini sevmesi ırkçılık değildir. Hatta Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadırlar:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "En hayırlınız, (zulme düşerek) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir."  (Ravi (r.a.): Süraka İbnu Malik el-Cu'şemi)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yukarda ki bu hadis-i şeriften de apaçık anlaşılacağı üzere, günah işlemedikçe mensubu bulunduğumuz milleti, cemiyeti, kavmi ve aşireti müdafaa etmemiz yani savunmamız çok hayırlı bir davranış olarak görülmektedir. O halde milliyetçi olmamız, milli değerlere, aziz vatanımıza sahip çıkmamız örnek bir davranış olmaktadır. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAM VE AKRABALIK BAĞI&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüce dinimiz İslamiyet akrabalık bağlarına çok önem verir. Bildiğiniz üzere iki insan arasında bulunan ırsi yani kan bağına akrabalık denir. İslam akrabalık bağının bırakınız koparılmasını, bilakis kuvvetlendirilmesini şiddetle tavsiye etmektedir. İster yüce kitabımız Kuran-ı Kerim olsun, isterse hadis-i şeriflerde olsun bu konu geniş yer tutmaktadır.&lt;br /&gt;Milletler, bir anlamda bu akrabalık bağının en geniş biçiminin olduğu sosyal bir topluluktur. Şöyle ki; kişinin anne, baba ve kardeşleri akrabalık bağının en yakın kişileridir. Akrabalık bağını genişletecek olursak eğer, kişinin ailesinden sonra sülalesi sonra köyü ilçe, ili vs derken mensup olduğu millete ulaşılacaktır. Millet dediğimiz sosyal organizasyon insanların akrabalık bağlarıyla oluşturduğu en geniş akrabalık şeklidir diyebiliriz. Kuran-ı Kerimde akrabalık bağı ile ilgili olarak şu ayetleri misal olarak vermek yerinde olacaktır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir. (Tevbe Sûresi:8)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi? (Muhammed Sûresi:22)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Bir mümin hakkında ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirler. İşte onlar taşkınlık yapanların ta kendileridir.  (Tevbe Sûresi:10)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•(Önce) en yakın akrabanı uyar. (Şuarâ Sûresi:214) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Onlar, Allaha verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allahın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşeri ve ahlâki bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir. (Bakara Sûresi:27) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allaha karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı. (Bakara Sûresi:180)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.(Bakara Sûresi:215)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allaha karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde bir gözetleyicidir. (Nisâ Sûresi:1)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Ana, baba ve akrabaların (miras olarak) bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Ana, baba ve akrabaların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır. Allah, bırakılanın azından da çoğundan da bunları farz kılınmış birer hisse olarak belirlemiştir.(Nisâ Sûresi:7)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin. (Nisâ Sûresi:8)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•(Erkek ve kadından) her biri için ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından (pay alan) varisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı (ahitleştiğiniz) kimselere de kendi hisselerini verin. Şüphesiz Allah her şeye şahittir. (Nisâ Sûresi:33)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Allaha ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez. (Nisâ Sûresi:36)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Ey iman edenler! Birinizin ölümü yaklaştığı zaman vasiyet sırasında aranızda şahitlik (edecek olanlar) sizden adaletli iki kişidir. Yahut; seferde olup da başınıza ölüm musibeti gelirse, sizin dışınızdan başka iki kişi şahitlik eder. Eğer şüphe ederseniz, onları namazdan sonra alıkorsunuz da Allah adına, Akraba da olsa, şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmeyiz. Allah için yaptığımız şahitliği gizlemeyiz. Gizlediğimiz takdirde şüphesiz günahkârlardan oluruz diye yemin ederler. (Mâide Sûresi:106)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Daha sonra iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenlere gelince, işte onlar da sizdendir. Allahın kitabınca, kan akrabaları birbirlerine (varis olmaya) daha layıktırlar. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Enfâl Sûresi:75)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Allaha verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allahın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır. (Rad Sûresi:25)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. (İsrâ Sûresi:26)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum, karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl! (Meryem Sûresinin 5-6)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Öyle ise akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allahın hoşnutluğunu kazanmak isteyenler için daha hayırlıdır. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Rûm Sûresi:38)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin analarıdır. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allahın Kitabına göre, (miras konusunda) birbirleri için (diğer) müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu (hüküm) Kitapta yazılıdır. (Ahzâb Sûresi:6)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•İşte bu Allahın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum. Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. (Şûrâ Sûresi:23)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İki cihan güneşi, peygamber efendimizin(s.a.v), akrabalık bağı ile ilgili hadis-i şerifler de şöyledir:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah, merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahman'dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır."  (Kaynak: Tirmizi, Birr 16, (1925); Ebu Davud, Edeb 66, (4941) Ravi (r.a.): Abdullah İbnu Amr İbni'l-As) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nesebinizden sıla-i rahm yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır."  (Kaynak: Tirmizi, Birr 49, (1980) Ravi (r.a.): Ebu Hüreyre) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Resulullah (sav) buyurdular ki: "Fakirlere yapılan tasadduk bir sadakadır, ama zi-rahm'a (yani akrabaya) yapılan ikidir; Biri sıla-i rahim, diğeri sadaka."  (Kaynak: Nesai, Zekat 82, (5, 92); Tirmizi, Zekat 26, (658); İbnu Mace, Zekat28, (1844) Ravi (r.a.): Selman İbnu Amir)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAMDA AKRABALIĞIN SINIRI&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yüce dinimiz İslamiyet, akrabalık bağının kesilmesini şiddetle yasakladığını, hatta akrabalık hukukunun gözetilmesini önemle vurguladığını yukarıda görmüştük. Fakat her şeyde olduğu gibi, İslamda akrabalık bağının da bir sınırı vardır. Bu sınırın çerçevesi ayetlerle çok kesin olarak çizilmiştir. Âlemlerin Rabbinin göndermiş olduğu yüce dine karşı çıkarak, haddi aşanlar ile akrabalık bağının hiçbir önemi kalmamıştır. Maalesef akrabalık bağının kesildiği durumları kaynak alarak, bütün akrabalık bağının kesilmesi gerektiğine inanan cahiller, gafiller vardır. Bu kişiler İslamın niçin akrabalık bağının kesildiğini önemsemeden, yalnızca akrabalık bağının kesilmesini dikkate alarak çok büyük hata yapmaktadırlar ve böylece ne meseleyi kavrayabilmektedirler ne de Kuran-ı Kerime göre hareket etmektedirler. Aşağıda konuyla ilgili verilen ayetleri ve örnekleri dikkatli incelersek, İslamiyette hangi durumlarda akrabalık bağının bir öneminin kalmadığını rahatça kavrayabiliriz.&lt;br /&gt;İslamda akrabalığın sınırı belirleyen ayet-i kerimeler de şöyledir:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.  (Tevbe suresi:23)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. (Mücadele suresi:22)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Nûh Rabbine seslenip şöyle dedi: "Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin va'din elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin." Allah, "Ey Nûh! O asla senin 0ailenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O kszb/phalde hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim" dedi. (Hud suresi: 45-46)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Konuyla ilgili olarak çok düşündürücü, ibretli bir olayda Bedir savaşında yaşanmıştır. İslam mücahitleriyle kâfirler savaş meydanında karşı karşıya geldiklerinde, yakın akrabalar birbirine karşı saflarda yer almış ve savaşmışlardır. İslamda akrabalık bağının hiçbir önemi kalmadığı durumun açıkça örneği olan bu olayda akrabalık bağının bir öneminin kalmadığı aşikârdır.&lt;br /&gt;Bedir de ordular ibret alınacak bir dağılım sergiliyordu. Tarih hiç bir zaman bu derece anlamlı bir savaşa tanık olmamıştı. Bir tarafta daha dünyada iken cennetle müjdelenen, ilk Müslümanlardan ve Hz. Muhammedin (s.a.v) refiki Ebu Bekir (r.a.), diğer tarafta müşrik saflarında yer alan oğlu Abdurrahman bulunuyordu. Yine bir tarafta müşrik ordusu komutanı, Utbe b. Rabia, karşısında oğlu Huzeyfe bulunuyordu. Resulullah'ın amcası Abbas ile Hazreti Zeyneb'in eşi ve Resulullah'ın damadı Ebu'l As müşriklerin arasındaydı. Akîl ise kardeşi Hz. Ali'ye karşı müşrik ordusunda yer almaktaydı. &lt;br /&gt;Ebu Bekir (ra), Bedir savaşında kâfirlerin tarafında babasına karşı savaşan oğluna daha sonra şöyle söylemişti: Allaha andolsun ki, eğer seni o savaşta görseydim, gözümü kırpmadan seni öldürürdüm.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;SONUÇ:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İslam 'da kan bağının dini bir faydası ya da zararı yoktur. Zira Müminûn suresinin 101nci ayetinde şöyle buyrulmaktadır: Sûra üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır Yine aynı şekilde Mücâdele sûresinin 22. ayetinde de şöyle buyrulmaktadır: &lt;br /&gt;Allaha ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allaha ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Kişinin bir iyi ya da kötü kişiye akraba olmasının ona ahirette hiçbir fayda veya zararı yoktur. Fakat İslam, dünyada akrabalık bağının kesilmesini şiddetle yasaklamaktadır. Yüce dinimiz İslamiyetin bu konudaki ölçüsü kesin ve nettir. Akrabalık bağını katiyen kesilmemeli, dünyevi ilişkiler İslami kaideler içerisinde sürdürülmelidir. Kan bağının kişiye ahirette bir faydasının olmadığını örnekleriyle verdik. Fakat bu durum bazı çevrelerce yanlış yorumlanmakta ve zaman zaman istismar edilmektedir. Ve İslamın akrabalık bağına verdiği önem ortadayken, insanların akrabalık bağın önem vermesini eleştirmekte hatta suçlamaktadırlar. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İSLAMDA SOYUNU SEVME&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Günümüzde bazı insanlar bilerek ya da bilmeyerek İslamda soy meselesini yanlış bir şekilde yorumlamakta ve insanları Kuran-ı Kerime karşı gelmekle suçlamaktadır. İnsanların soylarıyla neredeyse bütün ilişkisini kesmesini tavsiye eden bu insanlar, kişinin soyunu düşünmesini ve onun için iyi dileklerde bulunmasını küfür gibi görmektedirler. Yüce kitabımız Kuran-ı Kerime soy ile ilgili birçok aydınlatıcı ayeti görmemiz mümkündür. Mesela Bakara suresinin 124. ayetinde Hz İbrahime Ben seni insanlara önder yapacağım diyen rabbimize Hz. İbrahim şöyle söylemektedir: Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu konuyla ilgili diğer ayet-i kerimeler ektedir:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın. (Bakara Sûresi:128)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Şüphesiz, Allah, Ademi, Nûhu, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Âl-i İmrân Sûresi:33-34)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Onu doğurunca, Rabbim dedi, Onu kız doğurdum. -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.(Âl-i İmrân Sûresi:36) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Rabbin her bakımdan sınırsız zengindir, rahmet sahibidir. Sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi, dilerse sizi giderir (yok eder) ve sizden sonra da yerinize dilediğini getirir. (Enâm  Sûresi:133)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle. (İbrahim Sûresi:40)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•İşte bunlar, Ademin ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahimin, Yakubun ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmânın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. (Meryem Sûresi:58)  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;AYET VE HADİSLERDE TÜRKLER&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu bölüm de, mensubu bulunduğumuz Türk Milleti hakkındaki, ayet ve hadisleri inceleyelim&lt;br /&gt;Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onlarında kendisini seveceği bir kavim getirir ki; Onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allahın lütfu inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir. (Maide suresi:54)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu ayet-i kerimenin, başta Vani Mehmed Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Bediüzzaman Said-i Nursi ve Celal Yıldırım Hoca başta olmak üzere bir çok İslam alim ve mütefessire göre Türkleri işaret ettiği kabul edilmektedir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Kaşgarlı Mahmut Divanı Lügat-it Türk isimli eserinde Buhara ve Nişabur hadis imamlarından şu hadis-i kutsiyi rivayet etmektedir: Ulu ve Aziz olan Allah diyor ki; Benim Türk ismini verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir takım askerim vardır ki, her hangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam o Türk askerimi işte o kavmin üstüne saldırtırım. (Kaşgarlı Mahmut, Divanı Lügat-it Türk, C.1., 294 1333 İst basımı) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Kostantiyye (İstanbul) mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır ve o asker ne güzel askerdir. Buhari (et-Trah-ul Kebir, cilt 1, kısım 2, sayfa: 81) Ahmed bin Hanbel (Müsned IV/42, kahire 1313) El-Hakim (el-Müstedrek IV/42-422, Haydarabat 1335)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Türk dilini öğreniniz, çünkü Türlerin çok uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır. (Kaşgarlı Mahmut, Divanı Lügat-it Türk, C.1.,s:3 1333 İst basımı) &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Benim ümmetimi öyle bir kavim sürüp, kovalayacaktır ki; onların yüzleri (yuvarlak ve) enli, gözleri (çekik ve) küçük, çehreleri sanki üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibidirler. Onlar üç defa Arabistan yarımadasına kadar ilerleyeceklerdir. İlk istilada onların önlerinden kaçanlar kurtulacaktır. İkinci istilada hücuma uğrayanlardan bazıları helak olacak ve bazıları da canlarını kurtaracaklardır. Üçüncü istilada ise onların kökleri kesilecektir (Artık istilalar son bulacaktır) işte onlar Türklerdir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allaha yemin ederim ki, Türkler (çok yakın bir gelecekte) atlarını Müslüman mescidlerinin direklerine bağlayacaklardır. Ebu Davud (Nuseym b. Hammad, Kitabül Fiten, Atıf Ktp. No: 602, V.121122)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Türkler size ilişmedikçe sizde onlara ilişmeyiniz. Çünkü milletimin mülkünü ve Allahın ona olan ihsanını en evvel Kantura (Türk) nesli alacaktır. İmam Taberani (Mucemül-Kebir ve Mucemül Evsat isimli eserinde)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Habeşliler sizle uğraşmadıkça siz de onlarla uğraşmayınız. Hele Türkler size dokunmadığı sürece siz de Türklere (sakın) dokunmayınız! Ebu Davud (Sünen-i Davud, IV.s:112)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yukarıdaki hadis-i şerif Cüveydi tarafından şöyle nakledilmiştir: Türkler sizlere dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kimselerdir. (El-Cüveyni; Tarih-i Cihan-güşa, 1, s:11)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Aynı hadis-i şerifi Hamavi ise ashabdan Hz. Muaviyeden şöyle nakletmiştir: Sakın onların üzerine süvari birlikleri göndermeyiniz (harp etmeyiniz) Türkler ve Habeşliler size dokunmadığı sürece siz de onlara dokunmayınız.&lt;br /&gt;•İmam Taberani Hz. Muaviyeden şöyle nakleder: İbn-i Zil Kela anlatıyor: Bir gün Muaviyenin yanındaydım. Ermeniye vilayetinin valisinden posta geldi. Muaviye valinin mektubunu okudu, hiddetlendi; sonra kâtiplerinden birini çağırdı ve ona valinin tahriratına şöyle yaz, dedi. İdarendeki araziye Türklerin akın ve yağma ettiklerinden bunun üzerine arkalarından takip kuvvetlerini sevkettiğinden ve bu takipçilerin yağma edilen şeyleri onlardan istirdat etmiş olduklarından bahsediyorsun. Anan sana matem tutsun, sakın bir daha öyle bir harekette bulunma, Türkleri kışkırtma ve onlardan hiç bir şey istirdat etme. Çünkü ben Resulullahdan işittim. Buyurdu ki; Türkler yavşan otu biten yerlere (Avrupaya) kadar ilerleyeceklerdir.&lt;br /&gt;•Hıfz, on kısma ayrılmıştır: Dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır. (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi (Ramuzul-Ehadis 4140 nolu hadis)&lt;br /&gt;Hıfz kelimesi bazı kitaplarda hafızlık, kavrama kabiliyeti olarak tercüme edilmiştir. Merhum Mehmed Vani Efendiye göre ise muhafazakârlık yani dinini, milletini, vatanını, maddi ve manevi değerlerini, örf ve âdetlerini, namusunu koruma duygusunun her milletten çok Türk milletindedir.    &lt;br /&gt;•Taberi şöyle anlatmaktadır: Hz. Peygamber Arap kabilelerin hücumu yılında (Hendek savaşı) Medinenin etrafında kazılmak istenen hendeğin sınırlarını çizdi... Biz hiçbir zaman bu sınırları aşmak istemiyorduk. Salman hendekten çıkarak Hz. Peygamberin bulunduğu yere geldi. Bu sırada O bir Türk çadırını kurmakla meşgul bulunuyordu.  (et-Taberi II. S:568)&lt;br /&gt;•Ebu Said el-Hudri demiştir ki; Hz. Peygamber ramazanın ilk on gününde itikâfa girmiştir. Sonra ortasındaki on günde tentesi üzerinde hasır bulunan bir Türk çadırında itikâfa girmiştir. Ebu Müslim.&lt;br /&gt;•Resulullah Efendimiz bir gece rüyasında peşine önce siyah bir koyunun, sonrada bir beyaz koyunun takıldığını görüyor. Sabahleyin mescid-i saadete gelip namaz kıldırdıktan sonra sırf iltifat olsun diye bu rüyanın yorumunu Ebubekir Sıddık Hazretlerine bırakıyor. Bu iltifata hem sevinen, hem de mahcup olan Ebubekir (r.a): Mademki, öyle arzu buyurdunuz, yorumunu yapayım. Ey Allahın Peygamberi1 Peşinize ilk takılan siyah koyun Arapları, sonra da takılan beyaz koyun beyaz bir ırkı temsil eder. Yani önce Araplar size inanıp peşinize takılacak, sonra da beyaz bir ırk İslama girip size uyacak... rüyadaki siyah koyun Arapları, beyaz koyun ise Türkleri işaret etmiştir. Çünkü bir müddet sonra beyaz yüzlü olan Türkler İslama girmişlerdir.&lt;br /&gt;•Ata, bana İbnu Hişam'ın kadınları erkeklerle karışık olarak tavaftan yasakladığı zaman dedi ki: "O bunu nasıl yasaklar, Resulullah (sav)'ın zevceleri bile erkeklerle birlikte haccettiler!" Ben Ata'ya sordum: "Onların beraber hacdan örtünme emrinden önce miydi, sonra mıydı?" "(Evet, kasem olsun) buna, ben örtünme emrinden sonra şahid oldum!" diye cevap verdi. Ben tekrar sordum: "Pekala erkeklere nasıl karışırlardı?" Şu cevabı verdi: "Erkeklere karışmazlardı, Hz. Aişe (ra) erkeklerden ayrı olarak tavaf ederdi, onlara karışmazdı." Hatta bir kadın kendisine: "Ey mü'minlerin annesi, yürü (Hacerü'l-Esved'e elimizi değerek) istilam edelim!" demişti de Hz. Aişe ona: "Sen dilediğin şekilde git" deyip kendisi gitmekten imtina etmişti. Onlar geceleyin kim oldukları bilinmez halde çıkarlar, (erkeklerle beraber tavaf yaparlardı.) [Beytullah'a girmek istedikleri zaman da, erkeklerin tamamen çıkarılmış olmalarına kadar durup beklerler, sonra girerlerdi.] (Ata devamla): "Ben (Mekke kadısı) Ubeyd İbnu Umeyr'le birlikte, Müzdelife'deki Sebir dağında mücavir (yani ikamet eder) olan Hz. Aişe (ra)'nin yanına giderdim" dedi. Ben hemen sordum: "Pekâlâ Hz. Aişe'nin örtüşü ne idi?" "Keçeden yapılmış küçük bir Türk çadırının içindeydi. Çadırın bir perdesi vardı. Aişe (sav) ile bizim aramızda bu perdeden başka bir şey yoktu. Ben Hz. Aişe'nin üzerinde gül renginde bir zıbın gördüm."  (Ravi (r.a.): İbnu Cüreyc Kaynak: Buhari, Hacc 64&lt;br /&gt;•Ebu Sekine (ki Muharrerlerden bir kimsedir) Resulullah (sav)'ın bir sahabesinden naklen anlatıyor: "Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sizi bıraktıkları müddetçe siz de Habeşileri bırakın. Sizi terkettikleri müddetçe Türkleri terkedin."  (Ravi (r.a.): Ebu Sekine Kaynak: Ebu Davud, Melahim 8, 4302) &lt;br /&gt;FİKİR ADAMLARIMIZA GÖRE MİLLİYETÇİLİK&lt;br /&gt;Bazı önyargılı, peşin hükümlü kimseler, Türk milliyetçilerinin önde gelen şahsiyetlerinin söz ve yazılarından adeta cımbızla cümle alarak haksız eleştiri ve iftirada bulunmaktadırlar. Biz bu bölümde Türk Milliyetçilerinin önde gelen isimlerinin yazdıkları kitaplardan alıntılar yaparak, onların fikirlerinin sağlıklı bir şekilde ele alınmasını ve onların daha doğru bir biçimde değerlendirilmesini sağlamaya çalışacağız. &lt;br /&gt;Başbuğ Alparslan Türkeşin, milliyetçilik anlayışını ortaya koymak için, Başbuğ Türkeşin yazmış olduğu 9 Işık kitabının 88nci sayfasında ona ait şu cümleler yeterlidir sanırım: &lt;br /&gt;Türk Milliyetçiliği ne demektir? Türk Milliyetçiliği, Türk Milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk Milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk Milliyetçiliği kin ve garazı esas almayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik; milletini sevmek, vatanını sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir&lt;br /&gt;Türk Milleti dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk Milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve aynı devletin bayrağı altında ve sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk Milletini teşkil etmektedir.&lt;br /&gt;9 Işık kitabının 59 sayfasında da ırkçılığa şiddetle karşı olduğunu şöyle söylemektedir:&lt;br /&gt;Türkçülük, milliyetçilik anlayışımız; manevi şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimi olarak ben Türküm diyen herkes Türktür. Türkçülük ve Türkün tayininde, sapık ölçülere özellikle mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuar ırkçılığına inanmıyoruz. Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye koyan antropolojik ırkçılık Türk Milliyetçilik ülküsünün dışındadır. Milliyetçilik anlayışımız, maneviyatçı, akılcı, demokratik, çağdaş bir milliyetçiliktir. Nazist Hitler ırkçılığının komünist ırkçılının, her türlü antidemokratik, insan sevgisine dayanmayan emperyalist ırkçılığın karşısındayız.&lt;br /&gt;Yukarıda Başbuğ Alparslan Türkeşin milliyetçilik anlayışını aktarmaya çalıştık. Başbuğ Türkeş, milliyetçilik anlayışlarının manevi şuurlanmaya dayandığını ve laboratuar ırkçılığına inanmadığını açıkça ifade etmektedir.&lt;br /&gt;Türk Milliyetçilerinin büyük şahsiyetlerinden Seyyid Ahmed Arvasiye kulak verelim isterseniz. Seyyid Ahmed Arvasi bildiğiniz üzere seyyiddir yani Hz. Peygamber efendimizin soyundandır. Seyyid olduğu için ırki olarak Türk olmayan Arvasi Hoca, Türk Milletinin bir mensubudur ve Türk Milliyetçiliği davasının haklılığına gönülden inanan bir büyük dava adamıdır. Seyyid Ahmed Arvasi, yazmış olduğu Türk-İslam Ülküsü isimli eserindeki Ülkücü Egosunu Yenen İdealisttir başlıklı yazısında aynen şöyle söylemektedir:&lt;br /&gt;Türk-İslam Ülkücüleri için İslamiyet, Allah'ın dini, kurtarıcımız ve Kâinatın Efendisi Allah'ın Resulü, şanlı Türk Milleti Allah'ın İslam'a hizmetle şereflendirdiği millet Türk ordusu Allah'ın ordusu Türk bayrağı mukaddes ay ve yıldızı ile yüce İslam'ın ve al rengi ile Allah için can veren şühedanın kanlarının ifadesidir. Üzerinde Ezan-ı Muhammedi okunan aziz vatanımız ise, İslamın ebedi güneşinin hiç batmadığı en büyük ümid ve hayat kaynağımızdır. Şunu kesin olarak biliyoruz, Müslüman-Türk Milleti yeniden tarihine layık bir diriliş ve yükseliş hareketinden başarıya ulaşırsa, İslam, bütün ihtişamı ile tekrar bütün âlemi parlatacaktır. Tarih diyor ki, Türk Milleti yücelmişse İslam da yücelmiş, Türk Milleti çökmüşse İslam dünyası da perişan olmuştur. Bu sebepten bütün küfür Türke düşmandır.&lt;br /&gt;Seyyid Ahmed Arvasi, Neden Türk-İslam Ülküsü? Başlıklı yazısında da şunları ifade etmektedir:&lt;br /&gt;Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslam medeniyetine, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslamiyeti ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur. &lt;br /&gt;Yukarıda Seyyid Ahmed Arvasinin Türk Milliyetçiliğine bakışını gördük. Türk Milliyetçierinin tamamına yakının Arvasi Hocanın tarif ettiği şekilde inanmaktadır.&lt;br /&gt;Milliyetçilik konusunda, hakkında yeterince araştırma yapılmayan ve üzerinde en çok tartışılan kişilerden birisi de Ziya Gökalptir. Hâlbuki Ziya Gökalp fikirlerini açıkça Türkçülüğün Esasları isimli eserinde yazmıştır. Okuma zahmetine katlanmayıp, önyargı ile hareket edenler, kulaktan dolma bilgilerde Ziya Göklapi eleştirmektedirler. Elbette Gökalpin de eleştirilecek yanları mevcuttur fakat peşin hükümle değil şuurlu bir şekilde eleştirilmesi en mantıklı hareket tarzıdır. Kimilerince ırkçı olarak tanınan Gökalpin milliyetçilik anlayışını birlikte inceleyelim ve ırkçı olup olmadığına karar verelim.&lt;br /&gt;Ziya Gökalpe göre Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Yükseltmek ilimde, kültürde, dinde, teknolojide, sanat vs alanlardadır. Bir milletin yükselmesi başka bir milletin gözyaşlarıyla değil, milleti oluşturan fertlerin el ele, gönül gönüle vererek çalışmasıyla olur.&lt;br /&gt;Ziya Gökalp, Türkçülüğün esasları isimli kitabının 22nci sayfasında aynen şunları ifade etmektedir: Millet, ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümredir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur.&lt;br /&gt;Burada açıkça görüldüğü üzere Gökalpin millet tarifinde ırk yoktur. Ve Gökalpin bu tarifi Türk Milliyetçilerinin ekseriyeti tarafından kabul görmektedir.&lt;br /&gt;Gökalp aynı eserinin 23ncü sayfasında da Türklük için şunları yazmaktadır: Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.&lt;br /&gt;Ziya Gökalpin milliyetçilik anlayışını ortaya koyduktan sonra onun Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak terkibinden bahsetmemek elbette olmaz. Gökalp bu terkibini 73 ve 74. sayfalarda şöyle açıklamaktadır: &lt;br /&gt;Türk milletindeniz dediğimiz için dilde estetik, ahlakta, hukukta, hatta dini hayatında ve felsefede Türk kültürüne (Türk zevkine, Türk vicdanına göre) bir orijinallik, bir şahsilik göstermeye çalışacağız. İslam Ümmetindeniz dediğimiz için, bize göre en mukaddes kitap Kuran- Kerim, en mukaddes insan Hazret-i Muhammed, en mukaddes mabed Kâbe, en mukaddes din İslamiyet olacaktır. Batı medeniyetindeniz dediğimiz için de ilimde, felsefede, fenlerde vesair medeni sistemlerde tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Tanınmış milliyetçi fikir ve aksiyon adamlarımızdan Osman Yüksel Serdengeçti milliyetçilik anlayışını Bizim milliyetçiliğimiz, bir kere daha yazdığımız gibi Hakka tapan, halkı tutan yalın kılıç bir milliyetçiliktir diye açıklamaktadır. Serdengeçti Bizim Milliyetçiliğimiz başlıklı yazısında da aynen şunları söylemektedir: Bütün gayemiz Küçük Asya insanının, o bilinmez, o görünmez, bir avuç toprak kadar mütevazı, fakat o kadar manalı ruhunu anlamak, Bu topraklar için toprağa düşenlerin çocuklarını bu topraklar üzerinde mesut ve bahtiyar görmektir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Üstad Necip Fazıl Kısakürek Rapor 4/6 isimli eserinin 181nci sayfasındaki Gençlik ve Umumi Tutum başlıklı yazındaki MHPliye Hitap kısmında Türk-İslam ülkücülerine şöyle seslenmektedir:&lt;br /&gt;Sana Türkçü(ırkçı) ve kafatasçı gözüyle bakıyorlar. Onlara sen, İslama girdikten ve onda eridikten sonraki Türkün Türkçüsü ve kafacısı olduğunu göstermek borcundasın!&lt;br /&gt;Kısakürek yine aynı eserinin 79ncu sayfasında da ülkücüler hakkında şunları söylemektedir:&lt;br /&gt;Türke, her şeyden önce İslama, tarihe, ananeye, maddesi ve manasıyla Türkün ruh köküne saldıran, manada Moskof veled-i zinalarının karşılarına aldığı hedef, bugün sadece ülkücüler&lt;br /&gt;Allahın, Ülkücülere layık gördüğü fedakârlık nasibine tam layık olmaları için elimizden geleni yapalım ve şimdilik, özlediğimiz neslin fideliğini onlardan başka hiçbir zümrenin vaat etmediğini bilelim!&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Yukarıda Türk Milliyetçilerinin önder şahsiyetlerinin, milliyetçilik anlayışlarını bizzat kendi eserlerinden alıntılar yaparak ortaya koymaya çalıştık. Bu alıntılarda açıkça görüldüğü üzere bu büyük şahsiyetlerin milliyetçilik anlayışlarında, yüce dinimiz İslamiyete ters düşün hiçbir düşünce yer almamaktadır. Bazı önyargılı ve ilmi zihniyete hasım bazı kişiler bu şahsiyetlerin sözlerinden, adeta cımbızla alıntılar yaparak onları ırkçı, kafatasçı gibi göstermeye çalışarak, insanları yanıltmaya çalışmaktadırlar.  Ama gerçekler, onların istediği gibi olmayınca kasten yanlış yorumladıkları ayetleri kaynak göstererek, insanların kafalarını karıştırmaya çalışmaktadırlar.&lt;br /&gt;TÜRK MİLLİYETÇİLERİNE YÖNELTİLEN SUÇLAMALAR&lt;br /&gt;1.      Bozkurta Tapıyorsunuz Suçlaması&lt;br /&gt;Bazı kişi ve zümreler Türk Milliyetçilerini, Türklüğün sembolü olan bozkurta tapmakla suçlamaktadırlar. Hâlbuki bozkurt bir put, bir totem değildir. Bozkurt, Türk Milli destanlarına ve tarihi kayıtlara göre Türk Milletinin sembolüdür. Fakat bazı maksatlı kişiler, Türklüğün bu sembolünü bir put gibi görmekte ve göstermektedir. İmanlı, ihlâslı Türk Milliyetçileri, Âlemlerin Rabbi olan Hz. Allahtan gayrısına tapmaz.&lt;br /&gt;Semboller, kişi yahut toplulukların kendilerini ifade etme araçlarıdır. Nasıl ki hilal dünyanın her yerinde yüce dinimiz İslamı temsil ediyorsa, bozkurtta Türklüğü temsil etmektedir. Esasen hemen hemen her büyük milletin bir sembolü vardır. İngilizlerin aslan, Fransızların horoz, Almanların kartal, Rusların ayı, Avustralyalıların kanguru, Çinlilerin ejderha, Farslıların pars milli sembolleridir. Bozkurt denilince her yerde Türklük ve Türk Milliyetçileri gelmektedir. Mesela, Hz. Peygamberin hadisine mazhar olmuş, Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul surlarına saldıran askerleri için: Haydi kurtlarım göreyim sizi diye bağırmıştır. Yine aynı şekilde Hz. Peygamber, Hz. Ali (r.a)ye cesaretinden ve kahramanlığından ötürü Allahın aslanı lakabını vermiştir. Birazcık idrakten nasibini alanlar ve konuyu araştırma zahmetine katlanan görecektirler ki, Türk Milliyetçilerinin hayattaki en büyük servetleri gönüllerinde taşıdıklara Allaha olan sonsuz imanlarıdır. Büyük mütefekkirlerimizden Seyyid Ahmed Arvasi, bozkurtun hiçbir zaman Türkün totemi olmadığını açıkça ifade etmektedir.&lt;br /&gt;2.      Türk Milliyetçileri Tanrı Kelimesini Kullanıyorlar!&lt;br /&gt;Türk Milliyetçilerine iftira atmayı görev edinmiş, idraki kıt, peşin hükümlü, ilimden nasibini almamış kişiler Tanrı kelimesinin kullanılmasını günah saymakta hatta ve hatta neredeyse İslamdan çıkmak olarak görmektedirler. Bilmedikleri konun uzmanı olan bu kişiler, hâşâ kendilerini yüce yaratıcının yerine koyarak insanlara kolayca kâfir damgasını vurabilmektedirler. Hâlbuki hadis-i şerifte bir Müslüman kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağı apaçık ifade edilmiştir. Şimdi, İslamı ideoloji haline getiren ve samimi Müslümanları kasten yanılttıklarına inandığımız bu insanların suçlamasına cevap verelim &lt;br /&gt;Tanrı kelimesi Türkçedir ve ilah yani yaratıcı anlamına gelir. Bazılarının iddia ettikleri gibi Tanrı kelimesi ilahlar manası gelmez. Mekkede bulunan kâfirler yani müşrikler Allaha ortak koştuklara şeyleri tanrılar demiyorlardı. Çünkü yukarda söylediğimiz gibi Tanrı kelimesi Türkçedir ve Arapların putlarına, Tanrı diye hitap etmeleri mümkün değildir. Hepimizin bildiği gibi müşrikler ilahlarına çeşitli isimler vermişlerdi; Lat, Menat, Uzza, Hubel gibi &lt;br /&gt;Her dil yüce yaratıcıya çeşitli isimler vermiştir. İbranice: Vahîm, Farsça: Hüda, Rumca: Sibos, İngilizce: God. Bunların hepsi yaratıcı, yaratan manasına gelmektedir. Büyük âlimlerden İmam Şarani bu konu da Tabakatül Kübra isimili eserinin 3. cild, 1053ncü sayfasında şöyle buyurlaktadır: İsm-i zât birdir, iki olmaz Ama her dildeki tabiri başkadır&lt;br /&gt;Tanrı kelimesini bir çok âlim ve müteffessir de kullanmıştır. Büyük Allah dostlarından Yunus Emrede yazdığı ilahilerde çokça kullanmıştır:&lt;br /&gt;Müslümanım diyen kişi /Şartı nedir bilse gerek / Tanrı buyruğun tutup / Beş vaktini kılsa gerek&lt;br /&gt;Yine&lt;br /&gt;Eksik olma ehillerden / Kaçıverin cahillerden / Tanrı bizar bahillerden / Bahil Hakkı görür değil&lt;br /&gt;Görülüyor ki; Yunus Emre, Tanrı kelimesini kullanmakta bir sakınca görmemiştir. Şimdi sormak gerekir; Yunus Emre cahil midir ki, Tanrı kelimesini kullanmıştır? Yahut Tanrı kelimesini yasaklayanlar, Yunus Emreden daha mı Müslümanlardır? &lt;br /&gt;Yunus Emre, Tanrı kelimesinden başka Esma-i Hüsnada olmayan ve Çalap kelimesini de kullanmıştır!&lt;br /&gt; Gönül Çalabın tahtı / Çalap gönüle baktı / İki cihan bedbahtı / Kim gönül yıkar ise&lt;br /&gt;Ayrıca &lt;br /&gt;Hergiz gitmez gönülden / Hiç eksik olmaz dilinden / Çalap kendi nurun / Gözüme nuş eyledi&lt;br /&gt;Yine büyük Allah dostlarından Mevlana Hz.de Tanrı kelimesini kullanmıştır:&lt;br /&gt;Canım tende oldukça Kuranın kölesiyim. Ben Tanrının seçkin peygamberi Muhammedin yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse ona çok üzülür, sözden de çok üzüntü duyarım.&lt;br /&gt;İstiklal Marşımızın yazarı, milli şairimiz Mehmed Akif Ersoyda Hudâ kelimesini kullanmıştır:&lt;br /&gt;Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, &lt;br /&gt;Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-2009067074520965433?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/2009067074520965433/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=2009067074520965433' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2009067074520965433'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2009067074520965433'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/islam-ve-milliyetilik.html' title='İslam ve Milliyetçilik'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-9061098155784219261</id><published>2007-03-09T14:48:00.000-08:00</published><updated>2007-03-09T15:04:32.218-08:00</updated><title type='text'>9 IŞIK</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;DOKUZ IŞIK&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHlXRgumhI/AAAAAAAAAA8/WhrZRtltFA0/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5040061646004722194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHlXRgumhI/AAAAAAAAAA8/WhrZRtltFA0/s320/2.jpg" border="0" /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dokuz Işık Doktrini&lt;br /&gt;Gaye olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve ondan sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağ/ayacak yollan görüşmek isabetli olacaktır. Gaye Türk milletini, insanca usullerle, en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli, müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet hâline getirmek ve modern uygarlığın en ön safına geçirmektir. İnsanlar nasıl her şeyden önce kendi kendilerine hürmetkar olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile hissetmek mecburiyetinde iseler, mîlletlerin de kendi kendilerine hürmetkar olmaları, kendi varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde mutluluğa ermeleri mümkündür. Bir insanın, kendine saygısı yoksa, kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olamaz. Bir insan bir hendeğe doğru "Ben bu hendeği atlayamam, gücüm yetmez, kabiliyetim yoktur endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek "Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yüksünmeden atlayabilirim" diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz. Milletlerin hayatı da böyledir. Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına saygı duyarlarsa, uygarlık âlemine büyük varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.&lt;br /&gt;· Milliyetçilik&lt;br /&gt;Dünya üzerinde insan toplulukları milletler hâlinde yaşamaktadırlar. Her millet kendi özelliklerini korumaya, geliştirmeye gayret etmekte ve kendi topluluğunu diğer milletlerden daha ileri, daha yüksek, daha refahlı yapmaya çalışmaktadır. Milletler arasındaki bu rekabet ve karşılıklı yarışma, milleti meydana getiren insanların müşterek duygular hâlinde birleşmeleri ve müşterek bir millî şuur etrafında toplanarak kendi toplum varlıklarını belirli hedeflere yöneltmek şuuruna sahip olmalarıyla mümkündür. Milletlerin faaliyetlerinde, yükselmelerinde ve kendi toplumlarını refaha kavuşturmak, geliştirmek çabalarında milliyetçilik şuuru ve milliyetçilik duygusu başlıca tesir yapan faktör olmaktadır. Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumun millet manzarası göstermesi mümkün değildir. Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan, millî şuura sahip olmayan bir topluluğun bir arada yaşaması mümkün değildir. Böyle bir duygudan ve şuurdan mahrum toplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşı kendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasa dahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirli vasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetinden çıktıkların görmekteyiz. Türk milletini yükselmesi ve tehlikelerden korunması, Türk milletini meydana getiren kişilerin teker teker millî şuur sahibi olmasına ve kalplerini millet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasına bağlıdır. Bunun için millî doktrin Dokuz Işık’ın birinci ilkesi olarak milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız. Şüphesiz burada bahis konusu edilen milliyetçilik Türk milliyetçiliğidir. Türk milliyetçiliği ne demektir? Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı beslenen derin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarih ve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir. Türk milliyetçiliği insani duygularla beslenen bir anlayıştır. Türk milliyetçiliği ki ne garazı esas kalmayan, sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır. Milliyetçilik, milletinin sevmek, vatanının sevmek ve milletinin tehlikelere karşı korunması için her fedakarlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir. Türk milliyetçiliği bütün Türkleri kardeş sayan bir düşüncedir. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştürTürk milliyetçiliği Türk milletinin gözüyle olayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifade etmektedir. İster Türkiye içinde olsun, ister Türkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın Türk milletine zarar getirmemesini istemek, düşünmek ve denilebilir. Bunun yanı sıra Türk milletinin gerek Türkiye'de gerek Türkiye dışında meydana gelen olaylardan azamî ölçüde yararlanmasını istemek,meydana gelen her olayın Türkiye'ye azami ölçüde yarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamakta Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarak görülmelidir. Millet tarifini ele almakta Türk milliyetçiliğini belirlemek için yarar vardır.Türk millet dediğimiz gerçek nedir? Bugün Türk milleti dediğimiz gerçeği şu şekilde tarif etmek mümkün. Müşterek bir tarihten gelen ve müşterek bir tarih şuuruna sahip bulunan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve bayrağı altında yaşayan, sınırları içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynı tarih şuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, aynı dine mensup insan topluluğu bugünkü milletimizi meydana getirmektedir. Türk milleti tarifi, bu çizilen çizgilerin dışına ayrıca taşmaktadır. Türk milleti büyük bir millet olduğu için bugün dünya yüzerinde geniş sahalara yayılmış ve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayan aynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dili konuşan Türk topluluklarının sayısı yüz yirmi milyon civarında tahmin edilmektedir. Bunların ancak üçte biri Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bugünkü Türkiye sınırları dışında kalan Türkleri Türk milletinden saymayacak mıyız? Bugünkü Türkiye Cumhuriyet sınırları dışında kalan Türkler de Türk milletindendir. Onlar da Türk milleti deyiminin içindedirler. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türkler başka topraklarda, başka milletlerin idaresi altında bulunmaktadırlar. Bugün dünya üzerinde biricik bağımsız Türk Devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bütün Türklük meselelerini sahibi ve temel varlığıdır. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyetinin birinci plânda ele alınması ve korunması, yüceltilmesi başlıca konuyu teşkil etmelidir. Türk milletinden olmak, Türk milletini sevmek ve Türk devletine sadakatle hizmet aşkı taşımak, vatana bağlılık duygusu içinde bulmak ve Türk Milletinin yükselmesi için elinden gelen her fedakârlığı yapmak ve çalışmak duygusu ve şuurudur. Bu duygu ve bu şuuru taşıyan herkes Türk'tür. Kalbinde yabancı başka bir milletin özlemini özentisini taşımayan,kendisini Türk hisseden Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk'tür. İşte Türk milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır. Türk milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir?Türkiye Cumhuriyeti sınıriarı dışında kalan Türklerle münasebetlerimiz ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyetimi tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti'ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır.Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri dolayısıyla Türk milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye'de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panislâvizm neyse, Almanlar için Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur.&lt;br /&gt;Milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin sevginin ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendisini samimî olarak Türk hisseden ve Türklüğe adayan herkes Türk'tür. Biz; Türk milletine mensup olduğumuza göre, bu milletin içinden çıkmış insanlar olduğumuza göre, elbette ki kendi milletimize karşı derin bir bağla bağlı olacağız ve bu milletin yükselmesi için, bu milletin haklarını daima her çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmayı görev tanıyacağız. İşte bu sebeplerden dolayı bizim milliyetçiliğimiz, Türk milletine karşı duyulan derin, köklü bir sevgi ve Türk milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce, en modern uygarlığın en ön safına geçirilmesini sağlamak duygusundan kuvvet alır. Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garez duygularıyla beslenmez. Demek ki, Türk milliyetçiliği, Türk milletine karşı duyulan derin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan, baskıdan uzak, şerefiyle yaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta en ön safa geçmiş bir hâle getirmek isteği ve bu isteğin yarattığı duygudur. Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özet olarak tarifi budur.&lt;br /&gt;Bunun yanında Türkçülük kelimesini de ilâve ediyoruz: Milliyetçiyiz, Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz? Çünkü milletimiz Türk milletidir. Türkçülük ne demektir? Türkçülük, Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türk geleneğine uygun olması ve Türk'e yararlı olması amacının, fikrinin ön plânda tutulmasıdır, Türkçe konuşacağı, Türkçeyi daima her şeyin üstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhuna, Türk'ün özelliğine uygun ve Türk milletine yararlı olması şartını göz önünden kaçırmayacağız. Türkçülüğün de kısaca tarifi budur. Birinci prensibimiz olarak aldığımız Milliyetçilik ve Türkçülük, kısaca yaptığımız bu izah ve tarifle işte bu şekilde ortaya konmuş oluyor.&lt;br /&gt;Ülkücülük&lt;br /&gt;Ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam belirtmektedir. Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı. Her gerçek, her fikir önce insanların kafasında bir hayal olarak doğar. İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle diğer canlılardan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar. İşte ülkücülük de yani idealizm de insanların ve insan toplulukların kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.&lt;br /&gt;Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir; büyük bir talihtir! Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü nedir? Türk milleti için tasarladığımız ideal nedir? Her şeyden önce Türk milletinin ahlâkta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı hâline gelmesi ve ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayii kurulmuş, refahlı bir toplum hâline gelmesi, Türk toplumu için bir Türk milliyetçisinin düşüneceği ülkünün esaslarından mühim bir kısmını teşkil etmektedir. Türk milliyetçiliğini, ülkücülüğünün sınırları içinde sade bunlar mı vardır? Sade bunlar değil başka düşünceler, başka hedefler de vardır. Bu hedefler Türk milletinin hiç kimseden merhamet dilenmeyecek bir duruma gelmesi, kendi gücüyle ayakta duran, kendi gücüyle varlığını koruyabilen ve sözünü dünyanın her yerinde saydırabilen bir varlık hâline gelmesi düşüncesidir.&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir ve bunun yanı sıra bütün Türklerin kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan kurtulmaları ve Self Determination, yani kendi mukadderatına kendilerinin hâkim olması kutsal prensibine göre, hepsinin bağımsız hâle gelmeleri, bağımsız olmaları Türk ülkücülüğünün bir diğer görüşü, düşüncesidir. Bunun için millî doktrinin önemli bir ilkesi olarak ülkücülüğü almış bulunmaktayız.&lt;br /&gt;Türk milliyetçilerinin ülkücülük tarifinin sınırları içinde bulunacak görüşleri, fikirleri ancak genel olarak işaret etmiş bulunmaktayız. Türk ülkücülüğünün hedef aldığı düşünceler genel olarak belirtilmiş olan bu fikirlerden ibaret değildir. Ülkücülüğümüzün içerisinde her mesleğe mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz için. gerek insanlık için en çok yararlı neticeleri elde etmek görüşü de yer alacaktır. Bir Türk Milliyetçisi kendi toplumu için, kendi milleti için idealizmi daima göz önünde bulunduracak, bu genel idealizm prensipleri ile birlikte kendi sahası, kendi branşı ile ilgili çalışmalarında da bu temel ve genel mahiyetteki ülkücülüğün esaslarına uygun, onunla bütünleşmiş bir hâlde kendi branşı ile ilgili ülkücülüğünü de tespit edip güdecektir. Ülküler uzak hedeflidir, uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Ülküler önümüzdeki yılları, önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü insanının kalbini aydınlatan bir ışıktır. Ülkü insanlara yönünü tayin etmesini sağlayan bir kılavuzdur. Milletler için de millî ülkü, milletin kılavuzu, milletin yolunu aydınlatan güneşidir. Ülküsüz insan çamurdan bir varlık gibidir. Ülküsüz insan dümensiz, pusulasız bir gemi gibidir. Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz Işıkçı mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır. Hem milli ülkü sahibi olacaktır, hem insanî ülkü sahibi olacaktır, hem de kendi mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe sahip olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı, yararlı bir kişi olarak gelişsin hem de mensup olduğu topluma, milletine yararlı hizmetler yapsın,insanlığa yararlı faaliyetler gösterebilsin. Bunun için Dokuz Işık doktrininin çok önemli ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük değer vermekteyiz.&lt;br /&gt;Ülkücüyüz! İnsanlık ailesi, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, milletler denen aynı aynı üyelerin bir araya gelmesinden meydana gelir. Bir insan, insan olmak isterse, insanlığa hizmet etmek isterse, evvelâ kendi milletine hizmet etmeli, kendi milletini yükseltmeye, kendi milletini mutlu kılmaya çalışmalıdır. Bunu yaptığı takdirde aynı zamanda insanlığa da hizmet etmiş olur. Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa, insanlık duygulan en olgun seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki insanlara karşı da yaranı ve vefalı olur. Bir insan kendi milletine faydalı olamaz, kendi milletine karşı bağlılık duymazsa, onun insanlığı düşünmekten bahsetmesi nihayet bir fantazi olur. İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da hizmet etmiş olur.&lt;br /&gt;Ülkücülüğümüz nedir? Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.&lt;br /&gt;Kişilere hürriyet, milletlere istiklâl başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.&lt;br /&gt;Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır. İmkân eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmamalıdır.&lt;br /&gt;Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan Türklere ait herhangi bir şey girer mi?&lt;br /&gt;Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabiî hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete "kendi mukadderatına hâkim olma" (şelf determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilân etmiştir. Bugün Afrika'da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi mukadderatına hâkim olma (şelf determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabiî ve kutsal bir haktır.&lt;br /&gt;Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa, yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.&lt;br /&gt;Ahlâkçılık&lt;br /&gt;Bir toplumda insanların birbirlerini incitmeden, birbirlerine zarar vermeden, sağlıklarını koruyarak, tabiat güçlerinin tesirlerinden en iyi yararlanacak şekilde hareketlerini tanzim etmelerini sağlamaya yarayan kurallarının toplamı ahlâkı meydana getirir. Ahlâk, kişinin davranışlarını ayarlayan, sınırlayan ve bu davranışların hem kendisi için yararlı olmasını, kendisine mutluluk sağlayacak şekilde düzenlenmesini hem de çevresini rahatsız etmeden, zarara sokmadan çevresiyle uyuşmasını sağlamak üzere konulmuş olan kaidelerdir; münasebet prensipleridir, yaşama prensipleridir. Ahlâk insanların inancından ve dünya görüşünden doğmakta, kaynağını almaktadır. Bunun için, gerek toplumun gerekse toplumu meydana getiren kişilerin ayrı ayrı inançları, yaşama görüşleri, yaşama felsefeleri ahlâkın kaynağını, temelini teşkil etmektedir. Bu bakımdan kişilerin ve toplumun dünya görüşü, yaşama felsefesi ve taşıdıkları inanç çok önemlidir.&lt;br /&gt;Biz, Türk toplumunun dünya görüşünün, yaşama felsefesinin kendi dinî inançlarından, İslâmiyet'ten ve millî tarihten kökünü aldığını görmekteyiz. Bunlara ilâve olarak, milletimizin geçirdiği tecrübeler ve yurdumuzun içinde bulunduğu şartlar da toplumumuzun düşünce ve inançlarında tesirli faktörlerdir. İşte bu kaynak ve faktörlerin tesiri altında, Türk milletinin mutluluğunu sağlayacak, Türk millî ahlâkına önem vermek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Ahlâksız kişi, ahlâksız toplum mutlu olamaz. Böyle bir toplum kalkınamaz, böyle bir toplum yüksek düşünceler, kutsal inançları uğruna fedakârlık ve feragat gösteremez, insanlık tarihine şeref veren büyük eserler, insanların uzun sabır yıllarıyla güçlüklere göğüs gererek, katlanarak, feragatle çalışmalarıyla meydana getirdikleri yüce hizmetler, inancın insanlığa kazandırdığı, , köklü imanın ve yüce bir ülküye, ideale bağlanmanın kazandırdığı varlıklar, olmuştur. Bunun için biz de Millî doktrin Dokuz Işık'ın önemli bir ilkesi olarak ahlâkçılığı almış bulunmaktayız. Ahlâkçılıkla kastettiğimiz şey, her şeyden önce kişilerin ve toplumun millî ahlâk kurallarına bağlı olarak yetiştirilmesi ve millî ahlâk kurallarına bağlı olarak yaşaması ilkesidir. Bu sağlanmadıkça toplumumuzun kalkınması ve toplum içinde haksızlıkların önlenmesi, ıstırapların önlenmesi, kişilerin ve toplumun mutluluğunun sağlanması mümkün olamaz. Ahlâkçılık derken her şeyden önce milletimizin dini olan islâmiyet esaslarını ve İslâm inançlarını bunun başlıca kaynağı olarak almaktayız Bunun yanı sıra kendi millî geleneklerimizi, millî tarihimizi ve milletimizin geçirmiş olduğu çeşitli tecrübelerin bize kazandırdığı kuralları göz önünde bulundurmaktayız.&lt;br /&gt;Ahlakçılığımızın içinde İslâmiyet esasları. İslâm inançları başlıca yer almakla beraber bununla yoğrulmuş olan ve tarihimizden gelen Türk töresi de yer almaktadır. Gerek dinimizin, bize emrettiği ahlâk gerek millî törelerimizin bize emrettiği ahlâk kurallarından başta geleni millet varlığının, kişi ve toplum kurallarından başta geleni, millet ve toplum varlığının üstünde yer aldığıdır. Toplumun milletin, vatanın, devletin menfaatleri daima kişilerin menfaatlerinden önde gelir ve önde tutulması gerekir. Bunun yanı sıra yine kaynaklarımızın bize göstermiş olduğu kuralların başlıcalarından birisi de her ne olursa olsun dürüst hareket etmek, sabırlı hareket etmek ve büyüklere karşı saygılı, itaatli olmak, küçüklere karşı şefkatli olmak ve sevgi göstermek ilkesidir. Bunun yanı sıra disiplinli yaşamak, disiplinli bir toplum olarak hareket etmek de töremizin dayandığı başlıca ilkelerdendir. Disiplin dediğimiz zaman neyi kastetmekteyiz? Disiplin dediğimiz zaman ahlâk kurallarına bağlı olmak, kanunla saygılı ve itaatli olmak, büyüklere saygılı olmak, küçüklere karşı daima adaletli, şefkatli olmak ve büyük küçük karşılıklı olarak herkesin birbirlerinin hakkına, hukukuna riayetkar olmasını kastetmekteyiz. Bunların yanı sıra yine törelerimizin bize tavsiye etmiş olduğu bir diğer ilke de yüksek vazife duygusuna sahip olmak, yüksek görev duygusu taşımak ve görevi namus saymaktır. Görev, kişinin kendisi için, yurdu için, milleti için yapmakla yükümlü olduğu iş demektir. Bunda ciddî olması ve görevini aksatmadan yapması törelerimizin gereğidir.&lt;br /&gt;Ahlâkçılığımız dinî, millî, manevî değerlerimize dayanmakla beraber tabiat kurallarına aykırı olmamak şartını da içinde bulundurmaktadır. Tabiat kurallarıyla bağdaşacak şekilde ahlâk kurallarının tanzimi ve yürütülmesi, onun işlerliği için gerekli bulunmaktadır. Ahlâk her şeyin esasıdır. Ahlâkı olmayan bir toplumun hiçbir işi başarılı olamaz ve o toplumda hiçbir şey iyi bir durumda bulunamaz. Fakat ahlâkçılığın dayandığı birtakım temeller vardır. Bizim ahlakçılığımızın dayanacağı temeller şunlardır : Türk ahlâkı, Türk geleneklerine, Türk ruhuna, Türk milletinin inançlarına uygun olacaktır. Türk ahlâkı, hiçbir zaman insan ruhuna aykırı olmayacak, inançlarımıza da bağdaşan bir takım temellere dayanmış bir ahlâk olacaktır. Ahlâkçılıkta gözeteceğimiz, araştıracağımız şeylerden biri de, Türk ahlâkının, Türk milletinin yükselmesi, yaşaması ve korunmasını sağlamaya yarayacak esasları içinde toplanması olacaktır. Yani Türk milletinin yaşamasına zararlı olacak kaideler, Türk ahlâkçılığının içinde yer alamaz. Demek ki, ahlâkçılık ilkesine esas olarak kabul ettiğimiz şeyler Türk milletinin ruhuna uygun olmak Türk milletinin geleneklerine âdetlerine ve inançlarına uygun olmak, tabiat kanunlarına uygun olmak ve Türk milletine yararlı olmak esaslarına dayanacaktır.&lt;br /&gt;Toplumculuk&lt;br /&gt;Toplumculuk demek : Toplum menfaatinin, toplum varlığının, kişi varlığının üzerinde gözetilmesi demektir. Bu ilke de Türk töresinden kaynağını almaktadır. Türklerin tarih boyu yaşayışlarında daima milletin varlığı, vatanın menfaatleri, devletin menfaatleri ve varlığı kişi varlığının üzerinde, kişi varlığının önünde yer almıştır. Onun için millî doktrin Dokuz Işık'ın toplumculuk ilkesi de bu görüşü ortaya koymak için millî doktrin içinde yer almıştır. Kişiler, toplumun yararını, toplumun yükselmesini, Türk milletinin korunmasını, yükselmesini, yaşatılmasını her şeyin üstünde görecekler ve her hareketi Türk milletine yararlı mı yoksa zararlı mı olur düşüncesiyle değerlendireceklerdir. Bu ilkenin genel anlamda ifadesi budur.&lt;br /&gt;Toplumculuk görüşü başlıca iki bölüme ayrılır. Birincisi : Ekonomik görüşü teşkil eden bölümdür. Diğeri ise sosyal yapıyı ilgilendiren, sosyal görüşü temsil eden bölümdür. Ekonomik görüşümüzü şöylece ifade edebiliriz. Türk milletinin süratle kalkınması, tarımını modern hâle getirmesi ve modern sanayi kurması gerekmektedir. Bize göre Türkiye bir tarım ülkesi olarak kalamaz. Türkiye'nin sadece bir tarım ülkesi olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Buna karşılık Türkiye'yi tarımı ihmal ederek yalnız sanayi ülkesi hâline getirmek de düşünülemez. Bir milletin güçlü olması, bir milletin refahlı ve mutlu olması hem tarımda hem de sanayide dengeli bir şekilde kalkınmış, ilerlemiş bulunmasına bağlıdır. .Bunun için. biz tarıma da en yüksek önemi vereceğiz, sanayileşmeye de en yüksek önemi vereceğiz ve her iki alanda milletimizin süratle ileri gitmesini sağlayacak tedbirleri alacağız. Tarımımızı ilme ve tekniğe dayanan modern bir tarım hâline getireceğiz. Türkiye'mizi süratle sanayileştireceğiz ve her çeşit modern makineleri, fabrikaları, araçları, gereçleri kendi ilim adamlarının, teknisyenlerinin bilgisiyle ve kendi insanlarının el emeğiyle kendi topraklarında kurulmuş fabrikalarda yapabilen bir hale getireceğiz. Ülkemizin kısa zamanda refaha kavuşabilmesi için tarımda ve sanayide modern, standart kitlevî çok üretim sağlamak başlıca hedefimizi teşkil edecektir. Çok üretim ancak Türkiye'yi refahlı yapabilir ve sıkıntılardan kurtarabilir. Bununla beraber, bunlardan ayrılmaz kabul ettiğimiz diğer bir görüş de gerek devlet idaresinde, gerek milletimizi meydana getiren her vatandaşın yaşayışında, tasarrufu hâkim kılmak görüşüdür. Yurdumuzda büyük israflar yapılmaktadır. İsrafların önlenmesi ve her alanda tasarrufa gidilmesi sermaye birikimi sağlamakta ve Türkiye'nin süratle kalkınmasını teminde başvuracağımız tedbirlerden birisi olacaktır. Çok üretim sağlamak, çok ihracatta bulunabilmek ve aynı zamanda tasarrufu hâkim kılan bir yaşayışı memleketimizde yürürlüğe koymak Türkiye'mizin kalkınmasını sağlayacak genel esaslardır. Bunları belirttikten sonra Türk milletinin kalkınması için uygulayacağımız model nedir?&lt;br /&gt;Bu model "Üçlü Esasa Dayanan Karma Ekonomi" modeli olacaktır. Yeni hem özel teşebbüs desteklenecek, yardım görecek hem devlet eliyle kamu yatırımları yapılacak hem de bunlardan başka milletimizin insanlarını sosyal dilimler, gruplar hâlinde, kooperatifler hâlinde, üretim ve tüketim birlikleri hâlinde teşkilâtlandırarak, tasarruf sandıklan kurarak, Meyak gibi, Oyak gibi kuruluşlar meydana getirerek millet eliyle yatırımlar yapılması sağlanacaktır. Özel sektör, kamu sektörü, ve millet sektörü hâlinde Türkiye ekonomisinin tanzimi sağlanacaktır. Türk milletini altı sosyal dilim hâlinde mütalâa etmek mümkündür. Bugün milletimizi meydana getiren insanların yaşayışları, mesleklere bölünmeleri yönünden incelediğimiz zaman % 65'ini teşkil eden kısmının köylü olduğunu, köylerde yaşadığını ve çiftçilikle geçindiğini görmekteyiz. Bunlardan başka sayılan 4,5-5 milyonu bulan bir esnaf kütlesinin bulunduğu da bir gerçektir. Bunun yanı sıra bir memur tabakasını, sayısı bugün 3 milyonu bulan bir işçi grubunu görmekteyiz. Bunlardan başlıca da serbest meslek erbabı dediğimiz bir grup vardır. Avukat gibi, doktor gibi eczacı gibi kendi bilgileri ve emekleriyle serbest olarak çalışan insanlarımızın meydana getirdiği bir grubu görmekteyiz. Bunların yanı sıra bir de iş veren grubu vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz. Köylü dilimi, işçi dilimi, esnaf dilimi, memur dilimi, iş veren dilimi, serbest meslek mensupları dilimi. Böylece, Türk toplumunun bugünkü sosyal yapısı itibarıyla 6 sosyal dilimden meydana geldiği görülmektedir.&lt;br /&gt;Dokuz Işık'ın ekonomik görüşüne göre bu 6 sosyal dilimin kendi içerisinde teşkilâtlandırılması gerekmektedir. Kendi içinde bu sosyal dilimin ayrı ayrı bir tasarruf teşkilâtı kurması gerekmektedir. Millî doktrinin görüşüne göre mülkiyet hakkı insanlar için vazgeçilmez, kutsal bir haktır. İnsan tabiatına uygun bir haktır. İnsan kendisinin olan bir şeye sahip çıkar. Kendisinin olan bir şeyi korur, saklar, onun bakımını sağlar. Kendisinin olmayan bir şeyle ilgisi zayıflar veya hiç kalmaz Bunun için milli doktrin Dokuz Işık mülkiyeti insan haklarının vazgeçilmez bir bölümü kabul etmektedir. Fakat mülkiyetin kapitalist sistemde olduğu gibi belirli kimselerin elinde yığılmasına ve mülkiyet hakkının başka kimselerin üzerinde sulta kurmak vasıtası olarak kullanılmasına karşıdır.&lt;br /&gt;Dokuz Işıkçı ekonomik görüş, bir toplumda, o toplumu meydana getiren kişilerin her birinin ayrı ayrı mülkiyet sahibi olması görüşündedir. Onun için millî doktrin mülkiyeti bütün vatandaşlara, halka yaygınlaştırma ilkesini kabul etmiştir. Bu maksatla her sosyal dilim bir tasarruf sandığına, bir tasarruf teşkilâtına, sahip olacaktır. Hisse senetleri vasıtasıyla, kurulan fabrikalar, kurulan tesisler bu tasarrufları yapan vatandaşlarımızın malı olacaktır, mülkü olacaktır. Böylece her vatandaşa mülkiyet hakkı sağlanacak ve mülkiyet yaygınlaştırılmış hâle getirilecektir. Dokuz Işık'ın öngördüğü ekonomik model budur. Bunun yanı sıra Türkiye'nin kalkınması için hızlı, büyük yatırımlara girişmek ihtiyacı vardır. Hızlı büyük yatırımlara girmek ihtiyacı dolayısıyla büyük sermaye birikimine ihtiyaç vardır. Bugün biliyoruz ki Türkiye'de büyük sermaye birikimi şöyle dursun, normal sayılacak bir sermaye birikimi dahi yoktur. O hâlde süratli büyük yatırımları sağlamak için bu büyük sermaye birikimi nasıl sağlanır, nasıl temin edilir? Bunların temini için Dokuz Işık'ın öngördüğü yollar şunlardır:&lt;br /&gt;Birisi millet sektöründe açıklandığı üzere Türk milletinin tasarrufa sevk edilmesi ve bu tasarruf dolayısıyla her vatandaşın sahip olduğu küçük imkânların birleştirilerek büyük sermaye birikimi sağlanması yolu olacaktır. İkincisi halkın kullanılmayan emeğinin kullanılması. Halk enerjisinin seferber edilmesi yoluna başvurulacaktır..... Biliyoruz ki insan emeği zamana bağımlı olarak değerlendirilmedikçe, zaman aşımıyla muhafazası, depolanması ve gerektiği zaman kullanılması mümkün olmayan bir varlıktır. Bu sebepten insan emeğini zamanında, ilmi şekilde, randımanlı şekilde değerlendirmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra Türkiye'nin kalkınmasını sağlamada öncelikler tayin etmek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Bugüne kadar Türkiye'yi idare eden iktidarlar, bu öncelikler tayininde yanılmışlardır veyahut da öncelik tayinini düşünememişlerdir. Türkiye'nin bir an önce kalkınması, refaha kavuşması, güçlü hâle gelmesi her şeyden önce onun modern sanayie sahip olması, modern tarıma sahip olmasıyla mümkündür. O hâide yatırımları öncelikle bunu sağlamaya yöneltmek lâzımdır. Süratle Türkiye'nin bütün tarımını teşkilâtlandırmak, modern hâle getirmek ve Türkiye'yi süratle sanayileştirmek yönüne yatırımları yoğunlaştırmak lâzımdır. Buna katkıda bulunmayan alanlara yatırım yapmak doğru değildir. Bunları daha sonraya bırakmak lâzımdır. Misal ne olabilir? Misal; süslü binalar yapmak, opera binaları yapmak, kapalı spor salonları yapmak gibi faaliyetlerdir. Bunu söylemekle spor faaliyetlerine karşı olduğumuz veyahut sanat faaliyetlerine, tiyatro faaliyetlerine karşı olduğumuz anlamı çıkmamalıdır. Fakat öncelikle Türk üretimini arttıracak. Türkiye'nin üretimini çoğaltacak ve bu yoldan .Türkiye'nin gelirini, iktisadi gücünü artıracak faaliyetlerin yapılması gereklidir. Gelir sağlandıktan sonra, refah sağlandıktan sonra bu gibi imar faaliyetlerinin yapılması çok kolaylaşmış olur. Bunları bir sıraya koymak görüşünü savunmaktayız. Yani biz, hemen ekonomiye katkıda bulunmayan ve üretimin artışını sağlamayan yatırımlara ölü yatırım demekteyiz. Türkiye'yi kalkındırmak için ölü yatırımlardan kaçınmak lâzımdır. Ölü yatırım dediğimiz zaman şunu kastetmekteyiz: Yatırdığımız sermayenin hemen Türk ekonomisine fazla üretim sağlamayan, fazla gelir sağlamayan teşebbüsler demektir. Biz buna karşıyız. Bunu hatalı bulmaktayız. Bunun yanı sıra memleketin sahip olduğu, tabiî birçok imkânları süratle değerlendirmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;Türkiye'nin hızla kalkınmasında başvurulması icap eden tedbirlerden biri de sahip olduğumuz tabiî kaynaklan süratle seferber etmek, değerlendirmektir. Bundan başka çeşitli ekonomik faaliyetler ve dış ticaret konularında da devletçe enerjik tedbirler alınması görüşündeyiz.&lt;br /&gt;Toplumculuk ilkesinde gözettiğimiz hususlar üç ayrı bölümde açıklanabilir:&lt;br /&gt;l- ÖZEL TEŞEBBÜS :&lt;br /&gt;Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenecek, himaye edilecektir. Ancak bu konuda iş verenle işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması ve bu iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması şarttır. Demek ki, özel teşebbüsü korumak, himaye etmek prensibimizdir; desteklemek, teşvik etmek amacımızdır. Fakat bunu yaparken iş veren işçi ilişkilerini karşılıklı olarak iki tarafın da haklarını koruyacak ve her iki tarafın münasebetlerinin milletin zararına olmayacak şekilde denetlenmesi, düzenlenmesi, nezaret altında bulundurulması esasını şart koşuyoruz.&lt;br /&gt;II-KÜÇÜK SERMAYENİN BİRLEŞMESİ :&lt;br /&gt;Memleketimizde yapılması gereken pek çok büyük iş vardır. Bunların başarılması için halkın elindeki küçük tasarrufların teşvik edilerek, devlet tarafından tanzim ve organize edilerek birleştirilip halkın sermayedar olacağı büyük ekonomik teşebbüslere girişilmesini gaye edinen bir görüşe sahibiz. Ayrı aynı kimselerin elinde bulunan küçük tasarruflar, mesela, on bin kişinin yirmi bin kişinin katılıp birleşmesiyle büyük sermaye hâline gelir ve bu sermaye büyük tesislerin kurulmasını sağlar. Bu nasıl olacaktır? Halkımız buna alışmıştır. Halkı buna teşvik etmek, alıştırmak, cesaretlendirmek, organize etmek ve ön ayak olmak devletin görevleri arasında olacaktır. Bunun dışında yapılması icap eden birçok büyük işin ayrıca yine devlet eliyle bizzat ele alınarak başarılması gerekir. Bugün Amerika gibi en kapitalist memleketlerde dahi, bazı büyük işler vardır ki, tamamıyla devlet tarafından yapılmaktadır. Bunlar meselâ : Atom, füze araştırmaları ve ilmî araştırmalar gibi büyük organizasyon isteyen, büyük masraflar isteyen işlerdir. Bunların tamamıyla devletçe ele alınıp planlanması ve süratle başarılması esasını içine alan bir görüşü tutuyoruz.&lt;br /&gt;III- SOSYAL YARDIM VE GÜVENLİK TEŞKİLATI :&lt;br /&gt;Bu da, Türk milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. Türk milleti bugün sosyal bakımdan organize edilmemiş, dağınık bir durumdadır. Eskiden onun birtakım sosyal bağları, sosyal kuruluştan vardı. Bunlar dağıldı, yıkıldı. Meselâ eskiden vakıflar vardı, mahalle heyetleri vardı. O günün şartlarına göre, zamana uygun düşecek birtakım sosyal ve ekonomik organizasyonlar vardı. Loncalar vardı, loncaların da aynı zamanda sosyal fonksiyonları vardı. Bunlar zamanla yok oldu, kalktı.&lt;br /&gt;Bugün milleti tekrar organize etmek lâzım geliyor. Bunların en başında gelen işlerden birisi de bütün halkı içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve sosyal güvenlik teşkilâtı kurmaktır. Yani Türkiye içerisinde hiç kimse sahipsiz, yardımsız, himayesiz, desteksiz, işsiz kalmamalı, kalmak korkusuna düşmemelidir. Bir ailenin reisi mi öldü, çocukları, ailesi mutlaka bu teşkilât tarafından derhâl himaye edilmelidir. Çocukları okuyacaksa okutulmalı, tahsillerine devam ettirilmelidir. Ailesine iş bulunmalıdır. Bütün bu problemleri üzerine alan bir organizasyon meydana getirilmelidir. Böyle bir organizasyon olmaksızın cemiyette büyük haksızlıklar, büyük facialar meydana gelir ve böyle bir durum milleti sıhhatli olmaktan çıkarır. Birçok yerlerde sizler, kendiniz de, bu gibi olaylara her hâlde tesadüf ediyorsunuz. Birçok facialar görüyorsunuz, işitiyorsunuz. Bunları önleyecek böyle bir organizasyon kurmayı esas kabul eden bir görüşün sahibiyiz. Yani toplum içerisinde herkes bilecek ki, her-, kesin sosyal güvenliği sağlanmıştır. İş mi? Başvuracaksınız, iş verecek. Hastalık mı? Tedavi görecek. Tahsil mi? Çocuğuna tahsil imkânı sağlayacak.&lt;br /&gt;Ayrıca sağlık ve adalet güvenliği, sağlanmasını düşündüğümüz bir diğer iştir. Yani bir dava ve mahkeme konusu olduğu zaman, vatandaş ihtiyacı olan avukat, mahkeme masrafı ve diğer zaruri masraflar gibi yardımları kolayca elde edebilmelidir. Bugünkü gibi öyle parası olanın kendisine çifter çifter avukat tutup, şahit masraflarını ödeyip hukuk imkânlarından rahatça faydalanması ve parası olmayan vatandaşların ise, bunlardan yoksun kalarak haklarını koruyamaması durumu ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca ceza ve tevkif evlerinin durumu da insanlığa yakışır şekilde ıslâh edilmeli ve oraya düşen vatandaşlar tam bir imkân eşitliğine kavuşturulmalı, henüz sanık durumunda olan vatandaşın haysiyeti korunmalıdır.&lt;br /&gt;Toplumculuk ilkemizin içine aldığı önemli bir husus da şudur:&lt;br /&gt;Türk milleti yüzyıllar boyunca büyük ihmallere uğramış, sıkıntılara düşmüş, felâketler geçirmiş bir millet olduğu için özellikle halk ve köylü, aydınlara, kendisine yol göstermeye, yardım etmeye gelenlere karşı güvensizdir ve aynı zamanda ümitsizdir: Yani kötümserdir. Bunun en açık misalini şarkılarımızda, türkülerimizde görürüz. Daima bir kötümserlik sonucu olarak halkımızda hareket, büyük hamle yapma kabiliyeti durdurulmuştur. Bunu açmak lâzım. Büyük işlerimizi, büyük tasarılarımızı çözebilmek için halk enerjisini seferber etmeliyiz. Halkı uyandırmalıyız. Halkı uyandırabilmek için de güzel sanatları bu amaçla seferber etmeliyiz. İnsanlara, önce neş'e, yaşama sevinci ve şevk aşılamalıyız. Heyecan aşılamalıyız. Neş'e, ümit ve şevk duyan insan yorulmadan çalışabilir : Enerji gösterebilir. Ümitsizliğe düşen, kötümserliğe düşen insan yaşama iştahını kaybeder. Çalışma, kuvvetini kaybeder. Bunu kendi hayatımızda birçok kere duymuş, üzgün olduğumuz zamanlarda çalışma isteğimizin olmadığını anlamışızdır. İşte Türk milletinin kalkınması için başvuracağımız önemli çarelerden birisi budur. Sanatı, kültür faaliyetlerimizi, halk! heyecana getirmek; ona ümit, zevk, neş'e vermek ve böylece halk enerjisini seferber ederek hareket yaratmak istikametinde kullanmalıyız. Bunun için de biz bir ilke olarak diyoruz ki, sanat toplum için, toplum yararına kullanılacaktır! Toplum yararı için seferber edilecektir. Böyle boşa giden halk enerjisini (ki, bizim halkın büyük bir çoğunluğu senede üç buçuk ay çalışıyor, geri kalan sekiz buçuk ay bu enerji heder oluyor.seferber edip, erozyon problemimizin çözülmesi, memleketin ağaçlandırılması, sulama işleri, yol meseleleri gibi büyük meselelerimizin haili yolunda faydalanmalıyız.&lt;br /&gt;Bu arada halka yine boş vakitlerini değerlendirecek elişleri, el sanatları, öğretmek, göstermek, okuma melekesi ve kültürünü arttıracak kurslar açmak ve hiçbir dakikasını heder etmeyecek şekilde organize etmek toplumculuk prensibi içine aldığımız hususlardan bir diğeridir.&lt;br /&gt;İlimcilik&lt;br /&gt;Bugün dünya üzerinde ilimdeki büyük gelişmeler insanlığa uçsuz bucaksız gelişme ve mutluluk ufukları açmıştır. Bir memleketin refahlı olması, güçtü olması her şeyden önce o memlekette yaşayan insanların ilimde, teknikte ileri bir seviyeye ulaşmış olmaları ile mümkündür. Bir milletin askerî gücü de ilim ve teknik gücüne, medeni seviyesine bağlıdır. İlimde, teknikte geri kalmış bir ülkenin insanları ne kadar kahraman yaratılıştı olurlarsa olsunlar, onların millî savunma yönünden, askerlik yönünden güçlü olmaları mümkün değildir. Bu sebeplerden Türkiye'yi kalkındırmayı düşünürken Türk milletinin hızla bir an önce refaha kavuşmasını, mutluluğa kavuşmasını ve güçlü bir varlığa sahip olmasını sağlamak için ilim ve teknikte büyük bir ilerleme kaydetmek mecburiyetindeyiz.&lt;br /&gt;Bunun için Türkiye'nin ilimde, teknikte süratle en yüksek seviyeye çıkmasını, hızla modern sanayii kurmasını, tarımını modernleştirmesini sağlamak için dünya çapında yüksek kaliteli, liyakatti ilim adamları ve teknisyenler yetiştirmek zorunluluğu vardır. Bu vasıfta insan gücü yetiştirmedikçe Türkiye'nin ilimde, teknikte süratte ilerlemesi ve modern sanayie sahip olması, tarımını modernleştirmesi mümkün olamaz. Bunun için Türkiye her şeyden önce öğrenimde bulunan gençler içinden en kabiliyetlilerini seçerek bunlara geniş öğrenim imkânları sağlamalı ve süratle dünya çapında her konuda yüksek seviyeli ilim adamları ve teknisyenler kadrosunu kurmalıdır. İster matematikte, ister fizikte, ister kimyada, ister tarım bilgilerinde, ister sosyal bilimlerde olsun dünya çapında ve en yetenekli ilim adamları yetiştirmek ve Türkiye'yi kalkındırmaya yetecek bir ilim adamları kadrosunu teşkil etmek Türkiye için başlıca önemli meseleyi teşkil etmektedir. Bugüne kadar Türkiye'yi idare eden iktidarlar bu konuyu karıştırmışlardır. Türkiye için her kasabada ortaokul, liseler açmak, her yerde okulları çoğaltmak başlı başına Türkiye'nin meselelerini çözmeye yetmez. Öncelikler tespit etmek zorunluluğu vardır. Öncelikleri düşündüğümüz zaman da, Türkiye'nin kalkınmasını sağlamada birinci öncelik yüksek seviyeli, liyakatli ve üstün kaliteli ilim adamları, teknisyenler kadrosunu kurmaya önem vermek gerekmektedir. Birinci öncelik buradadır. Böyle bir kadro kurulduktan sonra bu kadronun varlığı sayesinde Türkiye'nin süratle modern sanayie sahip olması ve tarımını modernleştirmesi mümkün olacaktır. Ve bu üstün, seçkin ilim adamları kadrosu sayesinde Türkiye ilim ve teknik yönünden büyük bir güç elde etmiş olacaktır. Buna işaret etmeyi çok gerekli saymaktayım.&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra millî eğitimin ele alınması ve millî eğitimin Türkiye'nin ilimde, teknikte süratle dünyanın en ileri gitmiş ülkesi haline gelmesini sağlayacak bir plânlama yapmak ve buna göre bir millî eğitim faaliyeti göstermek gerekmektedir. Millî eğitimin başlıca dört gayesi olduğu ortaya konulmalıdır. Bu gayeleri sırayla şöyle ifade edebiliriz : Birincisi, Türk insanını yaşı ne olursa olsun Türk milletinin tarihinden şuur almış olan, Türk geleneklerinden şuur almış olan, Türk milletinin milliyetçilik duygularıyla ve manevî değerleriyle beslenmiş olan insanlar olarak yetiştirmek teşkil etmelidir. Millî eğitimin birinci gayesi bu olmalıdır. Türk insanını Türk milletinin örnek bir kişisi, Türk milletinin bütün vasıflarını üzerinde taşıyan müşterek vasıfları benimsemiş insan olarak yetiştirmek olmalıdır. Kendi tarihinden habersiz, geleneklerinden habersiz, örfünden habersiz, manevî değerlerinden habersiz çıplak bir varlık olarak insanlarımızın yetişmesi, yurdumuzun büyük zaafını teşkil etmektedir. İkinci gaye : Millî eğitim Türk milletinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına göre hedeflerini tayin etmeli ve Türk insanı ona göre yetiştirmelidir. Türk milletinin sosyal ve ekonomik ihtiyaçları önce tespit edilmelidir. Yani Türkiye'nin modern sanayii kurması, Türkiye'nin modern tarım kurması, Türk toplumunun kalkınması için ne kadar doktora ihtiyacı vardır, ne kadar kimyagere ihtiyacı vardır, ne kadar mühendise ve yüksek mühendise ihtiyacı vardır, ne kadar makine mühendisine ihtiyacı vardır, ne kadar öğretmene ihtiyacı vardır, ne kadar tornacıya, tesfiyeciye ihtiyacı vardır ; bunlar gayet dikkatli olarak, ilmî bir şekilde tespit edilmeli ve Türk toplumunun bu sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına göre Millî eğitimin hedefleri tespit edilerek ona göre okullar açılmalı, ona göre teşkilâtlanma yapılmalı ve bu okullara ona göre öğrenciler alınarak bu hedeflere göre Türk insanı eğitilerek yetiştirilmelidir.&lt;br /&gt;Millî eğitimin üçüncü gayesi : Türk insanını topluma yük olmadan yaşayacak, üretici olarak yetişecek ve topluma katkıda bulunacak şekilde yetiştirmesi esas olmalıdır. Okullardan birtakım gereksiz bilgi yüküyle yüklenmiş ve gözünü devlet kapısına dikmiş, devlet kapısında memuriyet peşine düşmüş insanlar yetiştirmek özellikle bundan sonra, memleketimiz için çok zararlı ve tehlikelidir. Türk insanını üretici olacak şekilde yetiştirmek, Türk toplumuna katkıda, bulunacak şekilde yetiştirmek, hem bu şekilde bilgili yetiştirmek, kabiliyetli yetiştirmek hem de bu ruhta ,bu anlayışta; bu zihniyette yetiştirmek büyük önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;Dördüncü gaye : Bugün dünya üzerinde tekniğin, teknik bilginin önemi hayatî derecede artmıştır. Bunun için Türk çocuklarını teknik eğitime yönelik yetiştirmek gerekmektedir. Türk çocuklarını, Türkiye'nin ihtiyacı olan kalkınmayı sağlayacak bir eğitim göstererek yetiştirmek yoluna gidilmelidir. İlim ve teknik milletlerin sayısı ne olursa olsun, durumu ne olursa olsun diğer milletler arasında durumunu sağlamlaştırmakta ve etkin hâle getirmektedir. Bunun için bu konu Türk milleti için de hayatî değer taşımaktadır.&lt;br /&gt;Karşılaşılan her olayı, önümüze getirilen her meseleyi gördüğümüz her işi ön yargılardan ayrılarak, art ;düşüncelerden sıyrılarak gerçekçi' bir gözle göstermek ve ilim zihniyetiyle bunu muhakeme etmek değerlendirmek başlıca usul olmalıdır.&lt;br /&gt;Her çeşit peşin hükmü kafalardan bir kenara bırakacağız. Her olayı incelerken ilim metodunu takip edeceğiz. Bu da nedir? Müşahede, inceleme, araştırma, analiz, tecrübe ve müspet sonucu bulmak. Demek ki, bütün memleket meseleleri ile ilgili olayları, tutumları düşünürken en doğru neticeye varabilmek için uygulayacağımız îlke ilim metodu, ilim mantalitesi olacaktır ve bütün faaliyetlerimizde bize yol gösterici olarak ilmi önder kabul edeceğiz. Bunu da görüşümüze esas olarak almakta çok fayda gördük. Çünkü çoğu zaman birçok kimseler ilk hamlede ortaya ön yargılarla, art düşüncelerle çıkıyor ve daha ilk anda muhakeme yürütüp, doğru sonuca varma yolların tıkamış oluyor. Bunun için ilimciyiz. İlimcilikten de kastettiğimiz şey,yukarıda da belirttiğimiz gibi olayları incelerken, ilim mantalitesini, ilim metodunu kullanmak ve her işimizde ilmi kendimize önder kabul etmektir. Yalnız ve sadece ilmi , müspet ilmi önder kabul edeceğiz.&lt;br /&gt;Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik :&lt;br /&gt;İnsanlar için mutluluk her şeyden önce hür olmaya bağlıdır. İnsanlığı aşağılatan en tiksindirici hâl insanların köle olmaları, köle yapılmalarıdır. Biz millî doktrin Dokuz Işık'ta ne başkalarını uşak olarak kullanmayı, ne de başkalarına uşak olmayı kabul eden bir görüşü esas almış bulunmaktayız. İnsanları aşağılatan, en tiksindirici hâl olan, köleliğe karşıyız. Türk milletinin, Türk toplumunun her manada özgür olmasıyla mutlu olacağına, yükselebileceğine inanmaktayız. Bu bakımdan her ne bahane ile olursa olsun, her ne isim altında olursa olsun insanları hürriyetsizliğe sürükleyen her çeşit davranışa karşıyız. Hürriyet derken sadece siyasî hürriyeti değil, ekonomik hürriyeti, sosyal hürriyeti, ilim hürriyetini, kısacası İnsan Hakları Beyannamesi'nde ve Birleşmiş Milletler Anayasası'nda ifadesini bulan tüm hürriyetleri bir bütün olarak kastetmekteyiz.&lt;br /&gt;Türk milleti için uygun gördüğümüz yönetim sistemi de "Hürriyetçi demokrasi" sistemidir. Bu bakımdan demokratik nizamın korunması, geliştirilmesi ve demokratik nizam içinde halkın desteğinin sağlanması Dokuz Işık görüşü için başlıca esastır. Hürriyetçilik ilkesiyle beraber Halkçılık deyimini de kullanmaktayız, "halkçılık" deyimiyle kastedilen şudur: Her şeyin halkla beraber, halk için olması ve halka doğru olması ve halk tarafından olması. Halkın yaşayışını paylaşarak, halkın yükseltilmesini birinci plânda düşünerek, halkın dertleriyle yoğrularak halkla el ele iş birliği yapmak suretiyle halk için ve halk tarafından her hareketin düzenlenmesi ve yürütülmesi fikrini kastetmekteyiz. Halka rağmen hareket etmeyi doğru ve uygun bulmamaktayız. Türk milletinin yükselişi, milliyetçilik ülküsünün siyasî hareket olarak gelişmesi her şeyden önce "halk demokrasilinin Türkiye'de yaşatılmasına, ve geliştirilmesine bağlıdır. Türk milliyetçiliğinin korunması ve hedefine varması demokrasiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bunun için halkçılık ve hürriyete dayanan halk idaresi millî doktrinin temel görüşüdür.&lt;br /&gt;Yalnız memleketimizde hürriyet birçok zamanlar kalıp, klişe hâlinde siyasî bir manada anlaşılmış, kabul edilmiştir. Böyle bir hürriyet yaşayan bütün insanlar için, bütün milletler için hürriyet olmaktan çok zaman uzak kalmıştır. Hürriyet deyince, siyasî hürriyeti esas almayacağız, hürriyeti bütün bölümleri ile beraber düşünmek ve o şekilde bir hürriyeti istemeyi esas kabul ediyoruz. Bunlar Birleşmiş Milletlerin Anayasası'nda yer almış olan hürriyetlerdir. Bu, söz hürriyeti, yazı hürriyeti, bilim hürriyeti, sosyal hürriyet, ekonomik hürriyet, korkudan ve baskıdan azade olmak hürriyeti ve sefaletten kurtulma hürriyeti gibi bütün hürriyetleri içine alan bir hürriyet görüşüdür. Bir insana hürsünüz işte size siyasî haklarınızı tanıyoruz, istediğiniz yere reyinizi verebilirsiniz", fakat arkasından el altından "Şu tarafa rey vermezseniz işinizden çıkarırım" korkusunu, tehdidini koyarsanız, onun hürriyeti bir mana ifade etmez. Veyahut "Bu tarafa rey verirseniz akşam eve giderken beş tane adamım sizi çevirir, adamakıllı döver" gibi tehdit eder bir durum ortaya çıkarsa, hürriyetin anlamı kalmaz. Yani hürriyetin gerçek hürriyet olabilmesi için Birleşmiş Milletler Anayasası'nda ayrı ayrı sayılmış olan bu hürriyetlerin bütün olarak herkese sağlanmış olması şarttır. Hürriyetçilikle beraber şahsiyetçiliği de esas alıyoruz. İnsanlar şahıslarına karşılıklı saygı ve karşılıklı teminat içinde bulunmalıdırlar. İnsanlar her zaman hakarete uğrarlarsa, her zaman haklarından emin durumda bulunmazlarsa, o insanların o memleket içinde faydalı olmaların huzur içinde olmalarına ve mesut olmalarına imkân yoktur. Onun için bu prensibimizi de hürriyetçiyiz ve şahsiyetçiyiz diye ifade ediyoruz.&lt;br /&gt;Köycülük :&lt;br /&gt;Millî doktrin Dokuz Işık'ın önemli esaslarından birisi de köycülüktür. Türk milletinin bugün hâlâ % 65'i köylerde yaşamaktadır. Onun için nüfusumuzun % 65'ini teşkil eden köylünün dertlerini süratle çözecek çareler bulmak ve köylümüzün elinden tutarak kalkındırmak, Türk milletinin kalkınması için başta gelen bir konudur. Bugün Türkiye'mizde 45 bin civarında köy ve mezralar, ufak ufak, çeşitli yerleşme yerleriyle beraber 70 bini aşan yerleşme yeri bulunmaktadır. Bunların hepsinin ilgiye ihtiyacı vardır, ihtimama ihtiyacı vardır, bakıma ihtiyacı vardır. Nüfusumuzun % 65'i köylü olduğuna, köylerde yaşadığına göre, bu, aşağı yukarı 26 milyon insan demektir. Yâni 42 milyonu aşan nüfusa sahip olan Türkiye'nin 26,5 milyon insanı köylerde, mecralarda yaşamaktadır demektir &lt;&gt;.&lt;br /&gt;Bu insanlar bugün % 90 denecek kadar doktorsuz, bakımsız, ışıksız ve birçok ihtiyaçları halledilmemiş durumdadırlar. Bunların süratle ellerinden tutularak kalkındırılması, teşkilâtlandırılması milletimizin yükselmesi için en başta düşünülecek bir konudur. Böyle olduğu hâlde yıllardan beri yurdumuzda ihmal edilmiş olan bu köylü kütlesidir. Köylü vatandaşlarımız çok ihmale uğramışlardır. Nüfusun % 65'ini teşkil ettiklerine göre köylülerin öncelikle ele alınması, teşkilâtlandırılması, her çeşit donatımla donatılması, her çeşit yardıma mazhar edilerek bu kütlenin bir an önce kalkındırılması gerekmektedir. Bu kütleyi kazındırdığımız nispette diğer kesimlerdeki insan topluluklarımızın kalkınması âdeta kendiliğinden gerçekleşecektir denebilir. Köylülerimizin kalkındırılması için bunların öncelikle teşkilâtlandırılması gerekmektedir. Türkiye nüfusunun medeni ve mesleki iş bölümünden meydana gelen topluluğu altı bölüm hâlinde mütalâa ettiğimizi belirtmiştik. Bu altı bölümün en kalabalık ve en önemli kısmını köylü kesimi teşkil etmektedir. Köylünün teşkilâtlandırılması, hızlı kalkınması için şarttır. Bu teşkilâtlandırma nasıl olacaktır? Bu, köylerimizi tarım kentleri hâlinde gruplaştırarak teşkilâtlandırmak suretiyle yapılmalıdır. Tarım kentleri teşkilâtı şöyle kurulmalıdır: Köylerimiz birçok yerlerde birbirine yakın olarak bulunmaktadır. Bunları inceleyerek durumlarına uygun biçimde bu köyleri guruplaştırmak gerekmektedir. Birbirlerine yakın bulunan on köyü veya daha ziyade on iki, on dört, on beş köyü veyahut durumlarına göre sekiz köyü, yedi köyü, dokuz köyü bir grup hâlinde teşkilâtlandırmak ve bunların durumu müsait olanı, daha ziyade merkezî yerde bulunan bir köyü, cazibe merkezi olarak ele almak ve burada bütün köyün ilkokul, ortaokul ihtiyacını karşılayacak eğitim merkezlerini açmak, ayrıca köylünün modern tarım esaslarına göre tarım yapmasını sağlayacak şekilde onları teşkilâtlandırmak ve onlara bilgi vermek üzere bu merkezde tarım uzmanları bulundurmak, yine bu merkezde modern tarım aletleri parkı kurmak, gübre depoları, ilâç depoları ve mücadele teşkilâtı, mücadele üniteleri meydana getirmek ve bu grubu içinde bulunan köylerin ihtiyacını bu merkezden temin etmek gerekmektedir. Ayrıca bu merkezde bir sağlık teşkilâtı bulundurmak, bu sağlık teşkilâtında doktor, sağlık memuru, ebe, hasta bakıcı gibi sağlık ekibi kurmak, bulundurmak ve bunlara, altlarına cip vs. gibi araçlar da vermek suretiyle köylümüzü teşkil eden insanlarımızı da sağlık bakımından yararlandırmak gerekmektedir.&lt;br /&gt;Kırk beş bin köyün her birisine doktor vermeye kalkışsak en azından kırk beş bin doktor ihtiyacı ile karşılaşırız. Kırk beş bin doktorun devlet bütçesine yükleyeceği masraflar ve birçok güçlükle karşılaşırız. Fakat köylerimizi; şematik olarak izah etmek için, onar köylük gruplar hâlinde teşkilâtlandıracak olursak kırk beş bin köy dört bin beş yüz grup hâline gelir. Dört bin beş yüz gruba doktor vermek, sağlıkçı vermek, ebe vermek, hasta bakıcı vermek ve bunların altlarına taşıt aracı vermek, gerekli donatımı ve gereçleri sağlamak kolaylaşmış olur ve bunların devlet bütçesine yükleyeceği masraflar da kısa zamanda karşılanabilir, göze alınabilir bir miktarda olur. Bunun için köylümüzün kalkındırılmasını sağlayacak yol, köylerimizi tarım kentleri grupları hâlinde, tarım kentleri birlikleri hâlinde teşkilatlandırmaktır. Merkez seçilen köylerde kurulacak olan bu kolaylıklar, o gruba dahi! olan diğer köylerin de zaman içinde bu merkez köylere taşınmalarını, merkez köyde toparlanmalarını sağlar. Bunun için köylülerimizi zorlamaya gerek yoktur. Köylülerimiz kendileri için kolaylık, çocukları için okuma imkânı sağlayan merkezlere kendiliklerinden akmaktadırlar. Bugün büyük şehirlerin çevresinde bulunan gecekondular bunu göstermektedir. Köylülerimizin şehirlere akmalarından gecekondu mahalleleri meydana gelmektedir. Köylülerimiz niçin şehirlere akmaktadırlar?&lt;br /&gt;Çocuklarını okutacak okullara kavuşmak için, hastalarının bakımını sağlayacak sağlık imkânlarına kavuşmak için, kendilerine daha iyi geçim sağlayacak iş bulmak için ! O hâlde bu imkânları onların ayağına götürecek ve onların köylerinin dibinde bu imkânları ona sağlayacak merkezler meydana getirdiğimiz takdirde, bu cazibe merkezlerine o gruba dahil olan köylerin zaman içinde akması ve böylece bu merkezlerde tarım kentleri diyebileceğimiz kentlerin meydana gelmesi mümkün olacaktır. Bu kentlerde, o gruba dahil olan köyleri içine alan kooperatifler kurulacak ve yine bu kentlerde köylü yardımlaşma kurumlan meydana gelecek ki, bu, Köy-Ak diyebileceğimiz teşkilâttır. Bu sayede köylünün de memleketin kalkınmasında, yatırımlara katılmasını kanalize edecek bir teşkilâtlanma, meydana, gelecektir. Tarım kentlerinin bulunduğu grubun ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre o bölgede veyahut birkaç: tarım kentinin katılacağı onların bölgesi içinde, onlarla ilgili, tarımla ilgili endüstri, küçük endüstri, küçük imalâthaneler de meydana gelecektir. Böylece hem köylümüz teşkilâtlanacaktır hem de Köy-Ak vasıtasıyla büyük yatırımlara katılma imkânı doğacaktır; aynı zamanda köylülerimiz, insanlarımız köy ekonomisinden, site ekonomisinden, bölge ekonomisinden, ülke ekonomisinden cihan ekonomisine süratle geçme imkânını elde edeceklerdir. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu büyük problemlerden birisi de cihan ekonomisine geçebilmesidir. Köycülükte köylümüzü kalkındırmak için öngördüğümüz önemli meselelerden birisi köylerimizi tarım kentleri hâlinde gruplaştırmak ve teşkilâtlandırmaktır. Diğer bir görüşümüz de köylümüzün kalkınması için tarımı teşkilâtlandırmaktır, tarımı modernleştirmektir. Bugün ülkemiz erozyon problemiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Erozyon problemi topraklarımızın aşınmasıdır. Topraklarımızın rüzgârlar ve seller dolayısıyla tarlalarımızın, meralarımızın üst kısmını teşkil eden, en verimli kısmının zayi olması, seller yoluyla, denizlere akıp gitmesidir. Aşınan topraklar zaman içinde verimliliğini kaybetmekte ve çölleşmeye gitmektedir. Bunun için Türkiye'nin erozyonu önleme, erozyonu giderme ve memleketi ağaçlandırma gibi büyük meseleleri bulunmaktadır. Bunun yanı sıra akarsularımızı değerlendirme meselemiz vardır.&lt;br /&gt;Bugün bol olan sularımız akıp gitmekte, henüz bunlardan tam olarak yararlanamamaktayız. Sularımızın bize sağladığı imkânların ancak yüzde beş buçuğundan bugün yararlanabilmekteyiz. Yüzde doksan dört buçuk sularımız akıp gidip boşa zayi olmaktadır. Bunları süratle değerlendirmek Türkiye'nin kalkınmasını hızlandıracaktır. İşte bütün bu ihtiyaçları düzenlemek üzere yurdumuzda tarım reformu ve toprak reformu yapmak gerekmektedir. Tarım reformu, tarımı modernleştirmek, ilmî esaslara göre teşkilâtlandırmak ve ilmî esaslara göre gübre kullanarak, mücadele ilâçları kullanarak, modern tohumlama yaparak, tohum ıslâhı yaparak verimi arttırmak, birim başına randımanı yükseltmek meselelerini kapsamaktadır. Tarım reformu aynı zamanda sulama imkânlarını geliştirmek ve millî bir tarım envanteri yaparak, stratejik bir tarım plânlamasına gidilmek suretiyle, tarım planlamasına göre tarımımızı en ekonomik bir yöne çevirmektir. Bunun içerisine bölge bölge topraklarımızın en randımanlı olarak kullanılmasını sağlayacak araştırmalar o toprağa uyan en elverişli tarımı uygulamak girer. Bunun yanı sıra toprak reformunu da e!e almak gerekmektedir. Toprak reformu çok geniş toprakları rantabl bir ölçü içinde tanzim etmeyi ön görmekle beraber gayri iktisadî bir işletmeciliğe sebep olan aşırı derecede ufalmış, küçülmüş toprakların da rasyonel bir işletmeciliğe göre tanzimini öngörmeyi gerektirmektedir.&lt;br /&gt;Bugün Türkiye'nin problemi büyük toprakların, büyük mülk sahiplerinin var oluşundan ziyade, toprakların gayri iktisadî işletmeciliğe yol açacak şekilde parçalanmış, bölünmüş olmasıdır. Yıllardan beri yurdumuzda toprak reformu sözleri söylenmiştir. Bunu daha ziyade komünistler istismar etmeye çalışmışlardır. Bir ağalık edebiyatı ileri sürerek, toprakların toprak ağalarının elinde bulunduğunu ileri sürerek, topraksız köylünün ezildiğini söyleyerek devamlı toprak reformu istismarını yapmışlardır. Oysa tarafsız, gerçekçi ve ilmî bir gözle baktığımız zaman meselenin bambaşka olduğu görülmektedir. Bugün çiftçilikle geçinen nüfusumuz 28,5 milyon civarındadır. Bugünkü sınırlar içinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak genişliği 782 bin kilometrekaredir. Bu 782 bin kilometrekarenin içinde Van Gölü, Tuz gölü, diğer göller, ormanlar ve tarıma elverişli olmayan bölgeler de dahildir. Fakat biz meseleyi iyice açıklayabilmek için, bir an bütün Türkiye topraklarının tarıma elverişli olduğunu kabul edelim. 28,5 milyon köylüye bu Türkiye topraklarını eşit olarak bölmeye çalışalım. 782 bin kilometrekare demek 782 milyon dönüm demektir. Bu 782 milyon dönümü 28,5 milyon insana taksim ettiğimiz zaman aşağı yukarı insan başına 3 dönüm civarında toprak düşmektedir.&lt;br /&gt;Bütün Türkiye tarıma elverişli olsa, göller, her taraf ekilebilir olsa ve elde bulunan tapuları hükümsüz kıldık desek ve yeniden Türkiye topraklarını bugünkü çiftçi nüfusumuza eşit olarak dağıtacağız desek ve taksim etsek köylü başına çok cüzi bir miktar düşmektedir. 782 milyon dönüm toprağı böylece toptan ve teorik olarak bölmeye kalksak köylü nüfus başına 3 dönüm civarında toprak düşmektedir. Bunu aile başına bölmeye kalksak, aşağı yukarı ortalama ö milyon köylü ailesi bulunduğunu kabul etsek, o takdirde de yine düşecek olan miktar 13-14 dönüm olacaktır. Kaldı ki Türkiye'nin bugün tarıma elverişli olarak işlenen topraklan 300 milyon dönüm civarındadır. Ki bu da bir kısmı meralar aleyhine, hayvancılık aleyhine sürülerek açılmış, tarla yapılmış toprakların da katılmasından meydana gelmektedir. Gerçekte ilmî olarak Türkiye'nin 250 veya. 260 milyon dönümlük kısmının tarım için kullanılması, geri kalan meraların da hayvancılığa tahsisi gerekmektedir. O takdirde tarıma elverişli toprakların çiftçilere taksimine kalksak, köylü başına düşecek miktar büsbütün az olacağı gibi köylü ailesi başına düşecek miktar da çok az olur. Bütün bunlar şunu göstermektedir: Türkiye'de ekonomik yönden tarım sektöründe bulunan nüfus çok sayıdadır. Bugün Fransa'da nüfusun 0/°15'i tarım sektöründedir, bugün İngiltere'de nüfusun %7'si tarım sektöründedir, bugün Amerika'da nüfusun % 4,5'u tarım sektöründedir. Ama Amerika'nın nüfusunun % 4,5'u çiftçilik yapmakla beraber bu % 4,5, bütün Amerika'yı doyurduğu gibi bütün dünyaya da yetiştirdiği ürünleri satmakta, dağıtmaktadır.&lt;br /&gt;O hâlde Türkiye'nin bugün tarım sektöründe yaşayan 26,5 milyon insanına, çiftçisine Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde yetecek miktarda toprak vermek, toprak sağlamak mümkün değildir. Türkiye'yi süratle sanayileştirmek, Türkiye'yi süratle modern endüstri sahibi yapmak ve tarım sektöründe bulunan nüfusu endüstriye ve genel hizmetler sektörüne aktarmak suretiyle % 65 olan çiftçi oranını plânlı bir şekilde % 50'ye -% 40.3, % 30’a, % 20'ye doğru düşürmek, bununla beraber tarımı da modernleştirerek ve teşkilâtlandırarak, her çiftçi ailesine rantabl işletmecilik yapacak miktarda, toprak tahsis ederek tarımı düzene sokmak gerekmektedir. Yoksa bu tedbirleri almaksızın herkese toprak dağıtacağız iddiaları ile ortaya çıkmak, Türkiye'yi büsbütün perişan hâle düşürmek olur, Türkiye'yi iyice karıştırmak olur ve memleket ekonomisini baltalamak olur.&lt;br /&gt;Bugün ilmî araştırmalara göre bir çiftçi ailesinin normal şekilde rantabl olarak işleyebileceği toprak miktarı 300 dönüm civarındadır. Toprak miktarı ne kadar küçülürse, o miktarda işletmecilik gayri iktisadî bir hâl alır. Buna göre tarım ve toprak reformunu plânlamak, düzenlemek gerekmektedir. Bir taraftan nüfusu ekonomik yönden endüstri sektörüne ve genel hizmetler sektörüne aktarmak diğer taraftan da toprakların miras yoluyla devamlı parçalanmasına, ufalanmasına sebep olmayı önleyecek tedbirler düşünmek gerekmektedir. Bunlar yapılmadıkça Türkiye'nin tarımını düzene sokmak ve Türkiye'yi ekonomik yönden kalkındırmak mümkün olmaz. Bunun için köycülük ülkemizin dayandığı iki temel görüş bunlardır. Yani birisi tarım kentleri görüşüdür; tarım kentleri esasına göre köy grupları meydana getirmek, köyleri köy grupları hâlinde teşkilâtlandırarak ihtiyaçlarını karşılamak. Diğeri de tarımı hızla modernleştirmek ve rantabl bir işletmeciliğe kavuşturmak, teşkilatlandırmak için tarım ve toprak reformuna başvurmak, tarım ve toprak reformunu birlikte yapmak. Bunların ikisi birbirinden ayrılamaz. Bunların ikisini beraber düşünmek, gerekmektedir. Bir soru sorulabilir. Denilebilir ki bugün Türkiye'de 60 bin dönüm, 80 bin dönüm toprak sahibi olan kimseler vardır, bu büyük topraklara dokunulmayacak mı? Bu büyük toprakların da reforma tâbi tutulması gerekmez mi? Elbette gerekir. Elbette bunlar da ekonomik işletmeciliğe uygun bir şekilde reforma tâbi tutulacaktır. Fakat bunların miktarı Türkiye'de %1'i aşmamaktadır. Genel duruma oran yapıldığı zaman bu geniş toprak sahiplerinin sayısı, oranı %1!i aşmamaktadır.&lt;br /&gt;Bunun yanında Türk tarımının en önemli konusu topraklarımızın küçük çiftçi elinde 30 dönüm, 20 dönüm, 50 dönüm, 70 dönüm, 100 dönüm gibi, gayri iktisadî işletmeciliğe sebep olan, bölünmüş durumda bulunmasıdır. Bu ufak birimleri ya kooperatifler hâlinde teşkilâtlandırarak iktisadî bir işletmecilik düzenine kavuşturmak gerekmektedir. Veyahut miras meselesini yeni kanunlarla düzenleyerek, miras yoluyla bölünmeleri önlemek ve diğer taraftan da köy yardımlaşma kurumuyla bütün köylüyü içine alan bir teşkilâtlanmaya giderek, aynı zamanda köylünün kalkınmasına hizmet edecek şekilde geniş yatırımlara girişmek gerekmektedir:&lt;br /&gt;Gelişmecilik ve Halkçılık :&lt;br /&gt;Millî doktrin Dokuz Işık'ın sekizinci ilkesi "gelişmeciliktir. Gelişmecilik şu demektir: Daima daha iyiyi, daha gelişmiş bir durumu elde etmek için araştırma, yapmak; daha iyiye, daha mükemmele varmak arzusu taşımak ve bunun için çareler aramaktır. Gelişmecilikte içinde bulunulan durum düzeltilerek, o durum basamak yapılarak bir merdivenden yukarı doğru yükselir gibi bulunduğumuz basamağın önüne daha yüksek basamaklar kurarak, bu basamaklara basarak daha iyiye yükselmek, daha güzele yükselmek, daha olgunu bulmak, elde etmek demektir. Gelişmecilikte içinde bulunulan durumu yıkmak, devirmek söz konusu değildir. İçinde bulunulan durumu düzeltmek, yeniden düzenlemek, geliştirmek bahis konusudur. Yâni devrimcilik, gelişmeciliğin zıddı bir düşüncedir; görüştür. Gelişmecilikle, devrimciliği milletimizin kalkınması için bir yol olarak görmediğimizi, benimsemediğimizi anlatmak istemekteyiz. Neden devrimciliği bir yol olarak kabul etmiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü devrimcilik geçmişe ait her şeyi yıkmak.geçmişe ait her çeşit değerlerimizden vazgeçmek ve bizimle, tarihimizle ilgisi olmayan, nereye varılacağı kestirilemeyen bir başka durum meydana getirmek anlamını taşımaktadır. Milletler de ulu ağaçlar gibidir. Ulu bir pınarın toprağın üzerinde gövdesi ne kadar yükselmişse. toprağın altında da o kadar derinliğe inmiş, geniş kökleri vardır. Ulu bir ağacın köklerini kesecek olursak o ağacı yaşatmak, toprağın üstünde dik olarak tutmak mümkün olmaz. Bunun için milletin kökleri de kendi millî tarihidir, kendi binlerce yıllık yaşayışı içinde meydana getirdiği kültür hazineleri, manevî değerleridir. Millî gelenekleridir. Onun için bunlarla, bağlantıyı kesmek, her şeyi yıkmak, devirmek bizim kabul etmediğimiz bir görüştür, bir yoldur. Bunun için devrimcilik değil, evrimciliğe dayanan gelişmecilik ilkesini benimsemiş bulunmaktayız. Gelişmecilik ilkesiyle düşündüğümüz anlam şudur : İnsanlar yaratıldıkları günden beri daima içinde bulundukları durumla yetinmemişler daha iyi yaşamak, daha güzel bir durum elde etmek, daha olgun sonuçlara varmak için çırpınmışlardır. Bunun için biz bu duygu ve bu zihniyeti bir ilke olarak doktrinimize koymuş bulunmaktayız. İnsanlar tabiat kuvvetlerinin tutsaklığından kurtulmak, tabiat kuvvetlerinin kendileri için yararlı olacak şekilde kullanılmasını sağlamak ihtiyacını, düşüncesini yeryüzünde, yaratıldıkları ilk günden beri düşünmüşler, bunu sağlamaya çalışmışlar, bunun için çare aramışlardır. İşte bu da, gelişmeciliğin bir diğer önemli faktörüdür. Yani tabiat olaylarının, tabiat güçlerinin insanlara, insan toplumlarına zarar vermesini önlemek, buna karşılık tabiat güçlerinden tabiat olaylarından insanların, insan toplumlarının mümkün olduğu kadar büyük ölçüde yararlanmasını sağlamak gelişmecilik ruhunun, gelişmecilik düşüncesinin güç aldığı önemli bir kaynaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayededir ki yeryüzünde insan medeniyetleri meydana gelmiştir ve bu medeniyetler gelişmiştir. Bugün, yirminci yüzyılın son çeyreğinde insanlık, övündüğümüz büyük medenî hamleleri sağlamak imkânını bulmuştur. İşte bütün gençlerimize, bütün memleketimizin insanlarına, gerek kendi şahsî yaşayışlarında ve şahsî işlerinde, mesleklerinde daima daha iyiye varmak, daha mükemmele ulaşmak, daha güzeli elde etmek aynı zamanda milletimiz için, vatanımız için, devletimiz için daha yükseğe çıkmak, daha kalkınmış, daha ileri bir duruma gelmek isteğiyle, ihtirasıyla yol aramak, çare aramak, çalışmak gerektiğini ortaya koymak istemekteyiz. Bunun içindir ki, gelişmecilik ilkesini millî doktrinin içine koymuş bulunmaktayız. Bu duygu, bu ihtiras çok olumlu bir duygudur; olumlu bir ihtirastır. İnsan enerjisinin, gençlik enerjisinin kanalize edilmesini gerektiren en meşru, en yararlı bir ihtirastır. İçinde bulunduğumuz durum ve şartları düzeltmek, daha iyi yapmak, daha ileriye götürmek, daha olgun hâle getirmek, daima bunu düşünmek, bunun yollarını araştırmak, bunun için çalışmak, bunun için çırpınmak insanlığı yükselten en kutlu duygu ve düşünceyi teşkil etmektedir. Böyle bir düşünce, böyle bir istek ve görüşten yoksun olan kişiler ve toplumlar sürünmeye mahkum varlıklardan başka bir şey kabul edilemezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için, bütün Türk milleti daima daha iyiyi arayacağız. Daha olguna varmak için tedbirler düşüneceğiz, çalışmalar yapacağız, gece demeden, gündüz demeden her şeyin en güzelini, en iyisini, en olgununu elde etmek için uğraşacağız. Bunu hem kendi yaşayışımızda, kendi mesleğimizde, işimizde sağlamak için çırpmacağız. Hem de milletimizin vatanımızın, devletimizin hızla, bir an önce en yüksek seviyeye çıkarılması, en ileri bir duruma gelmesi için uğraşacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer insanlar elde ettikleriyle yetinseler ve "Bu bize yetiyor" deselerdi medeniyetler olduğu gibi kalır, gelişemezdi. Hâlbuki görüyoruz, bundan 40 yıl önceki durum bugün yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan 5 yıl önceki durum da yoktur. Bundan 5 yıl sonra da daima bugünkü durumdan daha ileri gidilmiş, daha birçok yeni şeyler bulunmuş olacak. Çünkü insanlar daima daha iyiyi araştırıyorlar, daha mükemmeli istiyorlar. O hâlde kalkınmamızın ve yaşamamızın dayanacağı temel ilkelerden birisi de daima elde ettiğimizle yetinmemek, daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli araştırmak duygusu olacaktır. İşte gelişmeciliğimizin dayandığı ilke budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endüstricilik ve Teknîkçilik :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünya atom, nükleer ve uzay çağına girmiş bulunmaktadır. İnsanlığın hayatında endüstri, makine ve önemli yeri almış bulunmaktadır. Türk milletinin 300 yıla varan bir dönem içinde uğramış olduğu yenilgiler ve karşılaşmış olduğu felâketler, acılar, gelişen makine gücünün endüstri gücünün karşısında Türk milletinin kol gücüyle, hayvan gücüyle yalın bir durumda kalmış olmasıdır. Bugün bir toplumun güçlü alması her şeyden önce modern sanayi kuruluşu olmasına, teknikte ve endüstride en yüksek seviyeye çıkmış bulunmasına bağlıdır. Yıllarca memleketimizde birtakım tartışmalar olmuştur. Türkiye bir ziraat memleketi mi olmalıdır, ziraatını mı geliştirmelidir, sanayileşmeye fazla yönelmemeli midir, yönelmeli midir? gibi tartışmalar ortaya atılmıştır. Modern bir toplum olmak, güçlü bir devlet, millet hâline gelmek için Türkiye'nin en kısa zamanda dünyanın en ileri endüstri ülkesi hâline gelmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tarımın ihmal edileceği, tarımın terk edileceği anlamına gelmez. Türk milleti endüstri sahibi bir toplum olmakla beraber tarımını da modernleştirerek, tarıma da aynı derecede önem verecek ve modern bir tarım kuracaktır. Esasen modern bir tarım kurmak da endüstrisiz mümkün değildir. Bunun için; Türkiye tarıma yönelmelidir, bir tarım ülkesidir. Tarım üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırması daha doğru olur. Endüstri yönünden de tarımla ilgili hafif endüstri kurmakla yetinmelidir, görüşü doğru bir görüş değildir. Türkiye ağır endüstriye dayanan ve her çeşit fabrikaları, modern aletleri, makineleri yapabilecek kapasitede bir endüstri sahibi olmak zorundadır. Bunun için millî doktrin Dokuz Işık'ın içerisine ilimcilik ilkesi bulunmakla beraber ayrıca bir endüstricilik, teknikçilik ilkesi de konulmuştur. Yaşadığımız çağ teknik çağıdır. Bugün insanlar artık uzaya gitmektedirler, Ayı ziyaret etmektedirler. Yarın diğer yıldızlara da gitmeleri şüphesiz mümkün olacaktır. İleri milletlerin bu derecede teknik alanda, endüstri alanında atılım yaptıkları bir çağda Türkiye'nin endüstri ve tekniği ihmâl etmesi düşünülemez. Türkiye'nin 300 yıllık geçirdiğimiz son dönem içerisinde bir türlü kalkınamamış olmasının önemli bir sebebi, ağır endüstriye ve teknikçiliğe gerekli önemi vermemiş olmamız, bir an önce bunu Türkiye'de kurmak, geliştirmek için kuvvet yoğunlaştırması, gayret yoğunlaştırması yapmamış olmamızdır. Türkiye ile. ileri milletler, ileri devletler arasındaki geri kalmışlık mesafesi 300 yıldır küçülmemiştir, aksine büyümüştür. Bundan 100 sene önceki Türkiye ile 100 sene önceki ileri Avrupa ülkesi İngiltere, Almanya veya Fransa arasındaki geri kalmışlık mesafesi geçirdiğimiz 100 yıl içinde kapanmak şöyle dursun aksine olarak daha büyümüştür. Bugün ileri milletler artık füzelerle uzaya çıkabilme imkânını elde etmişlerdir. Türkiye ise hâlâ elektrik çağına girmek için uğraşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bütün bunları dikkate alarak Türk milletinin bir an önce refaha kavuşması, mutlu olması ve her tehlikeye karşı kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle gelebilmesi için Türkiye'yi büyük bir seferberlik yaparak en kısa zamanda en ileri bir endüstriye sahip kılmak ve teknikte en ileri bir toplum haline getirmek başlıca amacımızı teşkil etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün dünya atom ve füze çağından içeriye girmiştir. Artık buhar çağı geride kalmıştır. Elektrik çağı da arkada kalmak üzeredir. İnsanlık yeni bir çağa giriyor. Bu çağ atom ve füze çağıdır. Bu ne ile mümkün olabilir? Teknikle mümkün olur ve bir de milletlerin endüstri sahibi, ağır endüstri sahibi olmalarıyla mümkün olur. Endüstri de yine neye dayanır? Tekniğe dayanır. O hâlde teknik sahada en ileriye gitmek, yükselmek ve büyük endüstri sahibi olmak, kalkınmamız için, kurtuluşumuz için temel ilkelerimizden bir diğeridir. Ana ilkelerimizi bu şekilde özetlediğimi zannediyorum. TÜRK MİLLETİNE yararlı olabilmek için bu ilkelerin uygulanmasında ULU TANRI'dan bize güç ve imkân vermesini dilerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bunu yaparken geçmişimize karşı hakaret ve onunla olan bağlantıyı kesmeyi asla düşünmüyoruz. Çünkü millet devamlı olarak bir akıştır. Onun hayatının herhangi bir yerden kesip , evvelkini silip çıkarmağa imkân yoktur. Onun için gelişmecilikte devamlılığı esas kabul ediyoruz. Yani yapacağımız bütün faaliyetlerde, bütün ilerleme ve kalkınma hamlelerinde yapacağımız bütün işlerin millî ruhumuza ve millî geleneklerinize uygun olması esasını kabul ediyoruz. Gelişmecilik ilkesiyle kast ettiğimiz görüşün özeti budur.rlar altında milyonlarca ağlayan insan...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-9061098155784219261?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/9061098155784219261/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=9061098155784219261' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/9061098155784219261'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/9061098155784219261'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/9-iik_09.html' title='9 IŞIK'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHlXRgumhI/AAAAAAAAAA8/WhrZRtltFA0/s72-c/2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-5419014559498232972</id><published>2007-03-09T14:43:00.000-08:00</published><updated>2007-03-09T14:47:42.851-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>PEYGAMBER EFENDİMİZ&lt;br /&gt;        &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHjnxgumgI/AAAAAAAAAA0/8AVDii4i444/s1600-h/muhammedsav.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5040059730449308162" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" height="208" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHjnxgumgI/AAAAAAAAAA0/8AVDii4i444/s400/muhammedsav.jpg" width="268" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v), Fil yılı Rabi’ul Evvel ayının on yedisinde (M.570’de) Cuma günü şafak vakti Mekke şehrinde dünyaya geldi.(1) Resulullah (s.a.v)’in değerli babası, Abdullah bin Abdulmuttalip bin Haşim bin Abdumenaf’dır. Değerli annesi ise Veheb bin Abdumenaf’in kızı Amine’dir. Görüldüğü gibi her iki şahsiyetin akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in mübarek ismini İlahi emir gereği Muhammed, (2) künyesini ise Ebu’l Kasım (3) koyuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Bakır (a.s) buyurmuşlardır ki, Hz. Peygamber doğumunun yedinci günü Hz. Ebu Talib, Hazretin dünyaya teşrifinden dolayı bir kurban keser ve akrabalarını misafirliğe davet ederek şöyle der: "Bu Ahmed’in akikasıdır.” Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed koydun?” diye sorduklarında, ise Ebu Talib; “Yer ve gök ehlinin övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.” der.(4) İşte bundan dolayı Hz. Emir-ul Mü’minin Ali (a.s), Hz. Resulullah (s.a.v)’ın iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.(5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v) henüz daha dünyaya gelmeden babasını kaybetti; (6) dünyaya geldikten sonra da onu süt emmesi için Halime-i Sadiyye’ye emanet ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre, Halime Hazreti kucağına alır almaz döşü sütle doldu; öyle ki, Peygamber ve Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu da o sütten doydular.(7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v) üç yaşına kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle süt annesi Halime’nin yanında kaldı, daha sonra Mekke şehrine getirilerek annesine teslim edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı Ümmi Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye giderler. Bir ay Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte, Ebva denen yere (Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat eder ve orada defnedilir. Ümmi Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye getirir ve ceddi Abdulmuttalib’e teslim eder. Böylece Abdulmuttelib Hazretin sorumluluğunu üstlenmiş olur.(8) Ama iki yıl sonra Abdulmuttalib de dünyadan göçer.(9) Onun vasiyeti gereğince de, Hz. Ebu Talib kardeşi oğlu Hz. Muhammed (s.a.v)’ın sorumluğunu üstlenir.(10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre, Ebu Talib Hz. Peygamber ile öyle ilgileniyordu ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu kendi yanında yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.(11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Resulullah (s.a.v) on iki yaşında iken (12) Ebu Talib’le birlikte Şam’a yolculuğa çıkarlar. Bu yolculukta Buheyra isminde bir rahiple karşılaşırlar. Buheyra, Hıristiyan alimlerinin en bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i görür görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi olduğunu hemen anlar ve Ebu Talib’e dönüp şöyle der: “Önceki semavi kitaplarda bu gencin peygamberliğiyle ilgili haber vardır.(13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Resulullah (s.a.v), erginlik çağına kadar Hz. Ebu Talib’in evinde kalılar ve ahlak, yiğitlik, halkla geçinmek ve emanete riayet etmek bakımından öyle bir yüce ahlak ve erdemlilik sergilerler ki halk ona “Emin” lakabını takarlar.(14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Resulullah (s.a.v) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fodul” antlaşmasına katılmıştır. Bu antlaşma, Beni Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim arasında yapılan insani değerleri önemseyen bir anlaşma idi. Bu antlaşma gereğince mazlumların hakları zorbalardan alınacak ve gereken yardımlar onlardan esirgenmeyecekti.(15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı. Hz. Hatice erkekler vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah,ın doğru konuşan ve emin biri olduğunu öğrenince, Hazrete, kölesi Meysere ile birlikte ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve diğer tacirlerden daha fazla pay almasını önerdi. Hz. Resulullah (s.a.v) Hatice’nin bu önerisini kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola çıktılar. O memlekette mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye döndüler. Mekke’de de oradan getirdikleri malları satıp öncekilere oranla iki kat veya daha fazla kar elde ettiler. Üstelik Meysere de yol boyunca Resulullah’dan gördüğü hareket ve davranışları Hatice’ye anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine, Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızda akrabalık bağı olduğundan kavmin arasında yüce şeref ve nesebe sahip bulunduğundan, güvenilir, iyi huylu ve doğru konuşan olduğundan dolayı seninle evlenmeye gönüllüyüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o zamanlar nesep açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da bütün kadınların en üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç kimseyi kabul etmiyordu.(16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v) Hz. Hatice’nin bu evlenme teklifini kabul ederek amcalarını onu istemeye gönderir ve böylece bu mübarek vuslat gerçekleşmiş olur .(17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v) evlendiği zaman yirmi beş yaşında idiler. (18) İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre, Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.(19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden ikisi erkek, dördü kız olmak üzere toplam altı çocuğu olmuştur. Erkeklerin isimleri: Kasım ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmi Gülüsüm, Rukayye, Zeynep ve Fatıma’dır.(20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatice-i Kübra (a.s) Resulullah (s.a.v) ile ortak yaşantısında çok fedakarlıklar yapmıştır. O, bütün mal ve servetini aziz eşinin ihtiyarına bırakmış ve bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman etmiştir. Resulullah (s.a.v) onun hakkında şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O, insanlar kafir olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip ettiğinde o beni tasdik etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi malıyla bana yardımda bulundu.”(21)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına girdiği dönemdir. Zira Hazret bu yaşta Receb’in 27. günü (M. 610) peygamberliğe seçilmiştir.(22) O zamandan itibaren üç yıl boyunca halkı gizlice İslam’a davet etmiştir. (23) Hz. Resulullah’a ilk iman eden Emir-ul Mü’minin Hz. Ali olmuştur. (24) Ondan sonra da Hz. Hatice iman etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.v), halkı açıkça İslam’a davet etmeye mamur kılındı. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet edip onlara şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip, bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.” (25)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teberi’nin yazdığına göre, bu toplantıda Hz. Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs oldu. Peygamber (s.a.v) de oradakilere şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.” (26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halkın da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç, hepsi Hazretle düşman olmaya başladılar. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Hz. Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair yemin etti.(27) Gerçekten öyle de yaptı. Hz. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe Kureyş, Hz. Peygamber’i fazla incitemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kureyş büyükleri, Hz. Ebu Talib’in varlığıyla Hz. Peygamber’i tam baskı altına alamadıklarını görünce, yeni Müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşi’ye hicret etmeleri için izin verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi’setin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.v)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Hz. Muhammed (s.a.v)’i kendilerine teslim etmedikçe, Beni Haşim’le muamele yapmayacak ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfaya yazıp Ka’be’nin duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.v) ile “Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı hariç, karıncaların yediğini haber verdi. Hz. Ebu Talib bu haberi Kureyşlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz” dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce, kendi antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu olay neticesinde Mekke halkından bir çok kimseler İslamiyet’i kabul ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’bi Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.(28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v) bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti, (29) bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün Yılı” koydu.(30)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Resulullah (s.a.v), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması güçleşmişti... Allah Teala bundan dolayı Hz. Peygamberin, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket etmesini emretti”(31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Ebu Talib dünyadan göçtükten sonra Kureyşin peygambere eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun canına kıymak istediler. (32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekke müşrikleri, bi’setin on üçüncü yılı “Dar’un Nedve” denilen bir yerde toplanıp Hz. Peygamberi öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Hazrete saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti. (33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.v), İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali de Peygamber (s.a.v)’in canını korumak için O’nun yatağında yattı. (34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v), Rabi-ul Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve aynı ayın on ikinci günü Medine’nin yakınlarında olan “Kuba” denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi. (35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz. Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber’in hicreti ardından Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş Medine’ye hicret etmeye başladılar. Peygamber (s.a.v), Muhacir ve Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını güçlendirmek için onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v), bu teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum oluşturmuş ve Muhacirlere yardım için de uygun bir zemin hazırlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu küçük İslam toplumunun kuruluşundan daha on dokuz ay geçmemişken Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ateşi tutuştu. İlk önemli savaş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud, Handek, Hayber,Tebuk vb....savaşlar da vuku buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “Seriyye” deniliyor. Gazvelerin sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane olduğunu söylemişlerdir. (36) Bunca savaş, dokuz yıldan az bir zamanda vuku bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında azamet ve güçlerinin aşikar olmasına ve bir çok Arap kabilelerinin Hz. Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye antlaşması idi. Hz. Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında Mekke müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nispi bir emniyet ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın yayılmasına ortam hazırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peygamber (s.a.v), hicretin yedinci yılında İslam’ın geniş bir şekilde yayılmasını sağlamak için bir çok mektuplar yazmış ve bu mektupları İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame, Bahreyn vb. ülkelerin kıralı ve padişahlarına göndererek kendi mesajını onlara iletmiştir. (37) Hazret bu mektuplarda onları İslam’a davet ediyordu. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in cihanı risaleti dünyanın her tarafına bildirilmiş ve böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de ulaşma imkanını bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri Peygamber tarafından fethedildi. (38) Resulullah (s.a.v) ordusuyla birlikte savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz altmış putu oradan temizledi (39) ve sonra minbere çıkıp şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyye tekebbürünü ve atalarla övünmeyi sizin aranızdan temizledi. Bilin ki siz Adem’densiniz, Adem de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en iyi kulları O’ndan korkan ve günah işlemeyendir.” (40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye doğru hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun İslam ülkelerine saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi. Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı koymak için Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini emretti, kendisi de ordunun komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra, Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz. Peygamber’in komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden haberdar olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v) düşman tehlikesinin olmadığını görünce, ordunun Medine’ye dönmesini emretti. “Tebuk” ismiyle meşhur olan bu gazve, Hz. Peygamber’in en son gazvesi sayılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hicaz topraklarındaki en fazla muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o yılın hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi. (41) Bu önemli mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Mü’minin Hz. Ali (a.s) vasıtasıyla düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını belirlemeleri için dört ay mühlet verildi. Bu beraatın ilanı neticesinde çeşitli kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar. Hepsi Hz. Peygamber’in huzuruna gelip İslam’ı kabul ettiklerini veya İslam’ın sığınağında yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını ilan ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla “Amm’ul- Vefud” (elçiler yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta tapma adet ve geleneği Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhit dini yerleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resulullah (s.a.v), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi duyunca, hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için yolculuğa hazırlandılar. Resulullah (s.a.v) Zilkade ayının sonuna dört gün kala Medine’den ayrıldı, Zilhacce’nin dördüncü günü ise Mekke’ye vardı. (42) Hac amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla birlikte o şehirden ayrıldı ve Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde, Hz. Peygamber tarafından kervanın durdurulması emredildi. Hazret namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum kenarında bir hutbe okudu sonra Hz. Ali’nin elinden tutarak yüksek bir sesle şöyle buyurdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır. Allahım, ona yardım edene sen de yardım et, onu yalnız bırakını sen de yalnız koy...” (43)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vakıa, Zilhacce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in halife tayin etme işi bir kaç defa çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hz. Peygamber (s.a.v) Haccet’ul- Veda yolculuğundan sonra, ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin on birinci yılı Sefer ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp ebedi yurda göç etti. (44)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-5419014559498232972?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/5419014559498232972/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=5419014559498232972' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5419014559498232972'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/5419014559498232972'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/peygamber-efendimiz-resulullah-s.html' title=''/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RfHjnxgumgI/AAAAAAAAAA0/8AVDii4i444/s72-c/muhammedsav.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-6595311469150685128</id><published>2007-03-04T14:20:00.000-08:00</published><updated>2007-03-04T15:12:42.404-08:00</updated><title type='text'>BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ</title><content type='html'>Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ' in Hayatı &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç ...&lt;br /&gt;Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç...&lt;br /&gt;Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1860&lt;br /&gt;Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1917&lt;br /&gt;Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1921&lt;br /&gt;4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen... &lt;br /&gt;Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1933&lt;br /&gt;Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1936&lt;br /&gt;Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1940&lt;br /&gt;Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1944&lt;br /&gt;3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1947&lt;br /&gt;Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1955&lt;br /&gt;Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1959&lt;br /&gt;Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1960&lt;br /&gt;Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.&lt;br /&gt;1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1963 &lt;br /&gt;Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.&lt;br /&gt;Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1965&lt;br /&gt;Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.&lt;br /&gt;Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1969&lt;br /&gt;Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.&lt;br /&gt;1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1980&lt;br /&gt;12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1987&lt;br /&gt;Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1987&lt;br /&gt;Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1991 &lt;br /&gt;20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1992 &lt;br /&gt;27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1992&lt;br /&gt;Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Yıl 1997&lt;br /&gt;Tarih 4 Nisan...&lt;br /&gt;Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-6595311469150685128?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/6595311469150685128/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=6595311469150685128' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6595311469150685128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/6595311469150685128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/03/9-iik.html' title='BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-1555337224147343839</id><published>2007-02-20T15:18:00.000-08:00</published><updated>2007-02-25T03:17:51.612-08:00</updated><title type='text'>TÜRK Osman</title><content type='html'>Arkadaşlar yukardaki vidyoda da ozan arifin dediği gibi "savaş var savaş, karşında devlet yok" işte bize savaştığımız gizli örgütlerin yaptıkları.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı. Puffy yorganını kaldırdı. Hugo Boss pijamalarını çıkarıp Adidas terliklerini giydi. WC'ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear şampuanı Ve Protex sabunuyla duşunu aldı. Colgate ile dişlerini fırçaladı. Rowenta ile saçlarını kuruttu. Bill's gömleğini ve Pierre Cardin takımını giydi. Lipton çayını içti. Sony televizyonda medya özetlerini ve flash haberleri izledi. Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine çav deyip Hyundai otomobiline bindi. Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu. Ağzına bir Polo şeker attı. Şehrin göbeğindeki Mega Center'daki ofisine varınca, Casper bilgisayarını çalıştırdı. Microsoft Excel'e girdi. Ofisboy'dan Nescafe'sini istedi. Saat 10.00'a doğru açlığını yatıştırmak için Grissini yedi. Öğlen Wimpy's Fast Food kafeteryaya gitti. Ayaküstü Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi. Camel sigarasını yakıp Star gazetesini karıştırdı. Akşamüzeri iş çıkışı Image Bar'a uğrayıp JB'sini yudumladı, sonra köşedeki Shopping Center'a uğradı. Eşinin sipariş ettiği Persil Supra deterjan, Ace çamaşır suyu, Palmolive şampuan, Gala tuvalet kâğıdı, Sprite gazoz ve Johnson kolonyayı alarak kasaya yanaştı. Bonus kartıyla faturayı ödedi. Hafta sonu eşi Münevver'le Galeria'ya giden Osman Bey, Showroom'ları Dolaşıp Kinetix ayakkabı, Lee Cooper blue jean satın aldı. Akşam evde bir gazetenin verdiği TV Guide'a göz atan Osman Bey, kanallar arasında zapping yaparak, First Class, Top Secret, Paparazzi gibi programları izledi. Aynı anda Outdoor dergisini karıştırdı. &lt;br /&gt;Saat 22.00'ye doğru Show'da Türk dili üzerine panel başladı. &lt;br /&gt;Uykusu gelen Osman Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-1555337224147343839?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/1555337224147343839/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=1555337224147343839' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/1555337224147343839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/1555337224147343839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/02/arkadalar-yukardaki-vidyoda-da-ozan.html' title='TÜRK Osman'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-4317776915623216417</id><published>2007-02-20T15:07:00.000-08:00</published><updated>2007-02-25T03:19:27.231-08:00</updated><title type='text'>TÜRKÇEmiz</title><content type='html'>Kültür Sömürgeciliğinden hemen hemen en büyük payı ve yarayı alan TÜRKÇEmize "Bye Bye" demeyelim...Biraz daha özveri ve özeleştiri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;START ALMAK       ►  BAŞLAMAK&lt;br /&gt;CENTER            ►  MERKEZ&lt;br /&gt;RELAX OLMAK       ►  RAHATLAMAK&lt;br /&gt;E-MAIL            ►  E-İLETİ&lt;br /&gt;KOMÜNİKASYON      ►  İLETİŞİM    &lt;br /&gt;CV                ►  ÖZGEÇMİŞ&lt;br /&gt;OKEY              ►  TAMAM&lt;br /&gt;TREND             ►  EĞİLİM  &lt;br /&gt;SPONTANE          ►  KENDİLİĞİNDEN&lt;br /&gt;LİNK              ►  BAĞLANTI&lt;br /&gt;EXIT              ►  ÇIKIŞ&lt;br /&gt;CHECK ETMEK       ►  KONTROL ETMEK&lt;br /&gt;FEEDBACK          ►  GERİBİLDİRİM&lt;br /&gt;FULL-TIME         ►  TAM GÜN&lt;br /&gt;KOORDİNASYON      ►  EŞGÜDÜM&lt;br /&gt;ABSÜRT            ►  SAÇMA&lt;br /&gt;ADAPTE OLMAK      ►  UYUM SAĞLAMAK&lt;br /&gt;LAPTOP            ►  DİZÜSTÜ BİLGİSAYAR&lt;br /&gt;PROVOKE ETMEK     ►  KIŞKIRTMAK&lt;br /&gt;JENERASYON        ►  NESİL, KUŞAK&lt;br /&gt;OBJEKTİF          ►  NESNEL, TARAFSIZ&lt;br /&gt;DEKLARE ETMEK     ►  BİLDİRMEK&lt;br /&gt;STAR              ►  YILDIZ&lt;br /&gt;PERSPEKTİF        ►  BAKIŞ AÇISI&lt;br /&gt;ENTEGRE OLMAK     ►  BÜTÜNLEŞMEK&lt;br /&gt;NICK NAME         ►  TAKMA AD&lt;br /&gt;PARTNER           ►  EŞ&lt;br /&gt;OKEYLEMEK         ►  ONAYLAMAK&lt;br /&gt;ANTİPATİK         ►  SEVİMSİZ, İTİCİ&lt;br /&gt;MANTALİTE         ►  ANLAYIŞ, ZİHNİYET&lt;br /&gt;İLLEGAL           ►  YASADIŞI&lt;br /&gt;TIMING (Tayming)  ►  ZAMANLAMA&lt;br /&gt;CATERING          ►  YEMEK HİZMETİ&lt;br /&gt;DEPARTMAN         ►  BÖLÜM&lt;br /&gt;REVİZE ETMEK      ►  YENİLEMEK&lt;br /&gt;GLOBAL            ►  KÜRESEL&lt;br /&gt;SEMPATİK          ►  SEVİMLİ, CANAYAKIN&lt;br /&gt;SECURITY          ►  GÜVENLİK&lt;br /&gt;PRINTER           ►  YAZICI&lt;br /&gt;ELİMİNE ETMEK     ►  ELEMEK&lt;br /&gt;İZOLASYON         ►  YALITIM&lt;br /&gt;DATA              ►  VERİ&lt;br /&gt;PREZANTASYON      ►  SUNUM&lt;br /&gt;FINISH            ►  BİTİŞ, VARIŞ&lt;br /&gt;DOWNLOAD ETMEK    ►  İNDİRMEK&lt;br /&gt;MONOTON           ►  TEKDÜZE&lt;br /&gt;KONSENSUS         ►  UZLAŞMA     &lt;br /&gt;FULL              ►  TAM, DOLU&lt;br /&gt;EMERGENCY         ►  ACİL&lt;br /&gt;AMBİYANS          ►  HAVA, ORTAM&lt;br /&gt;VERSİYON          ►  SÜRÜM, UYARLAMA&lt;br /&gt;EKSTRA            ►  FAZLADAN&lt;br /&gt;İMİTASYON         ►  TAKLİT&lt;br /&gt;OPTİMİST          ►  İYİMSER&lt;br /&gt;SAVE ETMEK        ►  KAYDETMEK&lt;br /&gt;ADİSYON           ►  HESAP FİŞİ&lt;br /&gt;PRINT OUT         ►  ÇIKTI&lt;br /&gt;ANONS ETMEK       ►  DUYURMAK&lt;br /&gt;BODYGUARD         ►  KORUMA&lt;br /&gt;DOKÜMAN           ►  BELGE&lt;br /&gt;DİZAYN            ►  TASARIM&lt;br /&gt;ANALİZ            ►  ÇÖZÜMLEME&lt;br /&gt;ONLINE            ►  ÇEVRİMİÇİ&lt;br /&gt;KRİTER            ►  ÖLÇÜT&lt;br /&gt;PART-TİME         ►  YARI ZAMANLI&lt;br /&gt;PESİMİST          ►  KARAMSAR&lt;br /&gt;SLAYT             ►  YANSI&lt;br /&gt;EMPOZE ETMEK      ►  DAYATMAK&lt;br /&gt;DRIVER            ►  SÜRÜCÜ&lt;br /&gt;BYE BYE           ►  HOŞÇA KAL&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-4317776915623216417?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/4317776915623216417/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=4317776915623216417' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/4317776915623216417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/4317776915623216417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/02/kltr-smrgeciliinden-hemen-hemen-en-byk.html' title='TÜRKÇEmiz'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1642494870208165183.post-2173138538323985476</id><published>2007-02-18T14:29:00.000-08:00</published><updated>2007-03-04T14:53:55.721-08:00</updated><title type='text'>BİZ KİMİZ?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RetN70AwusI/AAAAAAAAAAs/dLUucCxXEBs/s1600-h/BozKurT.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RetN70AwusI/AAAAAAAAAAs/dLUucCxXEBs/s400/BozKurT.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5038206298113489602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RetNgUAwurI/AAAAAAAAAAk/jm-i2Htsiok/s1600-h/x1pgliP38XxBL0kDbl_dyEnpga_ss0DhE90LNtyNu0XGej32byDSPmm5_OcRbfNWvr8WKRVdCXp6LLuZr1a1hetxTP-eflMBSkqMipy7usXqk6jPqK-tEXrZW45QwpvV8JNCntpNj5pJ3O_b2GiB8.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RetNgUAwurI/AAAAAAAAAAk/jm-i2Htsiok/s400/x1pgliP38XxBL0kDbl_dyEnpga_ss0DhE90LNtyNu0XGej32byDSPmm5_OcRbfNWvr8WKRVdCXp6LLuZr1a1hetxTP-eflMBSkqMipy7usXqk6jPqK-tEXrZW45QwpvV8JNCntpNj5pJ3O_b2GiB8.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5038205825667087026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kendinin kim olduğu hakkında bazı yanılgılara düşenlere tarihimizden -ki bizim tarihimiz bitmez tükenmez- bilgiler...&lt;br /&gt;&lt;div&gt;BİZ KİMİZ?&lt;br /&gt;Biz, 40 çerisi ile birlikte Çin sarayını basıp Türk Milleti'ni "asimile olmaktan" kurtaran şadlar şadı "Kürşad"'ız! ..&lt;br /&gt;Biz, bu günlerde birilerinin "onurlu üyelik" için can attığı Avrupa'yı ayakları altında çiğneyen, papa'yı önünde diz çöktüren hanlar hanı &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RdjeMFrArtI/AAAAAAAAAAU/nESr_jqSCQY/s1600-h/BozKurT.jpg"&gt;&lt;/a&gt;"Atilla"'yız! ...&lt;br /&gt;Biz, ok yağmuru, "kılıç darbeleri" altında, "üç hilalli bayrağı" İstanbul'un surlarına dikmeye çalışan "Ulubatlı Hasan"'ız! ..&lt;br /&gt;Biz, "ihanete uğrayıp", Viyana' da yenilince "sorumluluk benimdir" diyerek "kellesini kestirip" Dersaadet' e gönderen "Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'''yız! ...&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RdjeClrArsI/AAAAAAAAAAM/27wRGDoKCIA/s1600-h/x1pgliP38XxBL0kDbl_dyEnpga_ss0DhE90LNtyNu0XGej32byDSPmm5_OcRbfNWvr8WKRVdCXp6LLuZr1a1hetxTP-eflMBSkqMipy7usXqk6jPqK-tEXrZW45QwpvV8JNCntpNj5pJ3O_b2GiB8.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Biz, "Allah Allah" nidaları eşliğinde "kelle koltuğunda" üç gün savaşıp, Bağdat'ın&lt;br /&gt;kapısını açan "Genç Osman"'ız!..&lt;br /&gt;Biz, Katerina'yı çıldırtan, Petro'yu deli eden "Şeyh Şamil"'izL ..&lt;br /&gt;Biz, bir avuç askeri ile Kanije'yi müdafaa eden "Tiryaki Hasan Paşa"'yız! ...&lt;br /&gt;Biz, top lastiği almak için "çizdiği" kağıt paranın üzerine kanıyla "Bedeli Çanakkale'de" diye yazan "Mehmet Tevfik"'iz! ....&lt;br /&gt;Biz, "her şeyin bitiği" zannedilen, mütakere döneminde "Sevr paçavrasını" yırtarak, Anadolu'ya çıkıp "Milli Mücadele'yi ateşleyen" "GAZİ MUSTAFA KEMAL"iz! ...&lt;br /&gt;Biz, beşparmak dağları'na, kanlarıyla "Kıbns Türk'tür Türk Kalacak" diye yazan "Cengiz Topel"izl ..&lt;br /&gt;Biz, Sovyet emperyalizmine karşı "sivil direnişi" örgütleyen "BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ"'iz! ..&lt;br /&gt;Biz, "komünizme", "faşizme", "siyonizme", "kapitalizme" ve her türlü emperyalizme karşı mücadele için yemin edip hayat1arımn baharında "bir gül bahçesine girercesine" kara toprağa giren "Yusuf İmamoğlu"'yuz, "Dursun Önkuzu"'yuz, "Süleyman Özmen"'iz, "Ruhi Kılıçkıran"'ız!. ...&lt;br /&gt;Biz, ülküleri uğruna "güle oynaya" dar ağcına giden "Mustafa Pelivanoğlu"'yuz!.. Biz, "Hüseyin Nihai Atsız"'ız!. ..&lt;br /&gt;Biz,"Necip Fazıl Kısakürek"'iz!. ..&lt;br /&gt;Biz, "Osman Yüksel Serdengeçti"'yiz!. .. •·&lt;br /&gt;Biz, Türklük'ün Batı'daki "son kalesi" olan Türkiye Cumhuriyeti'ni de "Ne Mutlu Türk Olana" diyenlerin idaresine sokmaya and içmiş "Yeniden Kuva-yi Milliye" direnişçileriyiz! ...&lt;br /&gt;Biz, Türk'üz!. .. "soyunda", "sopunda", "kanında" bozukluk olmayan "TÜRKOGLU TÜRK"'üz! ...&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Vatanımın ha ekmeğini yemişim ha kurşununu&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1642494870208165183-2173138538323985476?l=bozkurtdiyari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/feeds/2173138538323985476/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1642494870208165183&amp;postID=2173138538323985476' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2173138538323985476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1642494870208165183/posts/default/2173138538323985476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://bozkurtdiyari.blogspot.com/2007/02/kendinin-kim-olduu-hakknda-baz.html' title='BİZ KİMİZ?'/><author><name>Bozkurt</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Ml3RCoSzJmU/RetN70AwusI/AAAAAAAAAAs/dLUucCxXEBs/s72-c/BozKurT.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
